Sohbet, karşılıklı olarak dostça, arkadaşça konuşmak demek. Fakat bu çiftyönlülük, zaman zaman sınanabiliyor. Söz kesenler, travma boşaltanlar, amatör TEDx konuşmacıları derken monologların içinde boğulur gibi hissedebiliyoruz. 

Yıllardır görüşmediğimiz bir lise arkadaşımızla buluştuğumuzda mesela, sohbetin yirmi beşinci dakikasından sonra neden saatimizi kontrol etme ihtiyacı duyuyoruz? 

Hepimizin anlatacak bazen bir, bazen birden çok meselesi var. Mühim olan, kendi hikayemizi anlatmak için gösterdiğimiz hevesin birazını da muhatabımızı dinlemek için ayırabilmek.

Fakat herkes iyi bir dinleyici değil ne yazık ki. Kendi sesini tek gerçek sananların dünyasında nasıl hayatta kalacağız peki?

Taramalı tüfekler

Etrafınızda durmaksızın konuşan, ama sadece kendi konuşan biri muhakkak olmuştur. Bir es verse de lafa ben de girsem diye düşünürsünüz. Fakat bazen konuşmasını bölüp tuvalete bile gidemezsiniz. 

Psikoterapist Charlotte Fox Weber’e göre, bu kişilerin derdi sohbeti domine etmek olmasa da karşılarındaki insanı muhtemelen pek de ilgilendirmeyen ve katma değer katmayacak konuları ele alıyorlar. 

Her diyalog katma değer için mi sürdürülür, tartışılır. Ama yeğeninin akıllı telefondan uygulama açabildiği için ne kadar zeki olduğuna dair monoloğunu takip etmekte zorlanabilirim, sevgili dostum. O sabah kargocuyla yaşadığın sorunu tüm detaylarıyla anlatmak seni muhtemelen rahatlatıyor, anlıyorum. 

Yine de iç dökme seansın bittiyse “Sen nasılsın?” diye sormanı bekliyorum. Çift yönlü olmasını beklediğim sohbetimizin sorumluluğunu tek başıma sırtlanmak istemiyorum.

Weber, WhatsApp iletişimi ve sesli mesajlar için de monolog benzetmesi yapıyor. “Yüzyüzeyken insanlar doğal bir şekilde duraklamayı, duyma ve dinleme alanı yaratmayı unutuyorlar. Ve insanlar telefonla sohbet etmeyi, ki bu en azından belirli bir düzende sırayla ve karşılıklı konuşmayı gerektiren bir aktivitedir, çok daha az tercih ediyorlar,” diyor.

Telefon çalınca açmaktan korkanlardan mısınız?
Artık daha sık karşılaşılan psikolojik bir sorun var: Telefobi. Telefonda konuşmaya korkuyorlar ya da en azından kaygı duyuyorlar. Üstelik bunu yaşayanların sayısı hiç de az değil. Randevu alamayan, iş görüşmesi yapamayan, arkadaşlarıyla bile konuşamayanlar var. Peki nereden çıktı bu telefobi?

Yaşam koçu ve yazar Tamu Thomas’a göre çevrimiçi iletişimin geldiği son nokta, “sohbet sanatı” dediğimiz şeye zarar verdi. Thomas, “İnsanların belirli bir amacı olmayan, kıvrıla kıvrıla ilerleyen sohbetlere tahammülü azaldı,” diyor.

“İyi bir diyalog, iki insanın birbirlerini yıllardır tanısalar da birbirleri hakkında yeni şeyler keşfettikleri karşılıklı bir etkileşimdir. Günümüzde iletişimde kalmak için pek çok farklı kanal bulunduğundan, insanlar iletişim kurmak ile bağ kurmayı birbirine karıştırıyor.”

Bağ kurmanın yolunun iletişimden geçtiğini varsaydığımız bir senaryoda, sağlıklı iletişim kuramadığımız bir yerde ilişkilerimizi nasıl sürdürebiliriz ki? 

Psikolog Sarah Rozenthuler’ın önerilerine kulak verelim: Sessiz bir süre sınırı koyun. Karşınızdaki kişiye konuşması için üç, beş ya da dayanabiliyorsanız on dakikalık bir alan tanıyın. Bu sürede tam odaklı olarak onu dinlediğinizi hissettirmek, sakinleşmesine yardımcı olur.

Ardından sohbeti bilinçli olarak yönlendirin. “Süpermiş, bana şunu hatırlattı…” dedikten sonra kendi deneyiminizi paylaşın ya da konuyu tamamen değiştirin. 

Böylece hem siz konuşmak için fırsat bulmuş olursunuz hem de çaresizce köşede oturmanın öfkesi sizi yiyip bitirmez.

Bumerangçılar

Bu kişiler, kendi uzun anlatılarına meşruiyet kazandırabilmek için size bir soru sorarlar. Ancak bu soru yalnızca göstermeliktir, gerçek bir merak içermez. Yönelttikleri soru anında sahibine geri döner.

Davranış bilimi doçenti Michael Yeomans “Boomerasking” kavramını ilk kez ortaya atan kişi ve bumerang türlerini üçe ayırıyor: Sor-övün, sor-yakın, sor-paylaş.

“Hafta sonun nasıl geçti?” sorusunun bir tuzak gibi hissettirdiği oldu mu hiç? İlk bakışta samimi görünür. Oysa sadece iş arkadaşınızın Balkanlar tatilini ballandıra ballandıra anlatması için bir fırsattır.

“Dün gece rahat uyuyabildin mi?” gibi son derece şefkatli görünen bir sorunun ucu bile hiç tanımadığınız bir üst komşuya varabilir. Sizden gecenizi nasıl geçirdiğinizi anlatmanız değil, muhatabınızın gürültücü üst komşusunu “cıkcık”lamanız beklenir. 

Bir de fikir soranlar var. Ama bu da küçük bir yem sadece. “Bu konu sence de şöyle değil mi?” sorusunun ardında, asıl düşüncelerini paylaşmak için fırsat gözleyen bir monologcu vardır çoğunlukla. 

Üç durumda da bizi tongaya düşüren, soruların samimi olduğu yanılsaması. Yeomans, başa çıkma yöntemi olarak “ayna sorular”ı öneriyor. Hafta sonunun nasıl geçtiğini soran bumerangçıya belli belirsiz bir mırıldanmayla karşılık verin, diyor.

Ona tatilinin nasıl geçtiğine dair soruyu siz sorun. Bu esnada coşkulu bir tavır takınmak, rol de yapsanız kontrolü elinizde tuttuğunuzu hissettirecek. Böylece hem sizi dinlemeyen biri için enerjinizi harcamazsınız hem de lafınız kesilmez.

Söz kesenler

Söz kesenleri fark etmek en kolay kısım. Ancak yüzleşmek için aynısını söylemek zor.

Bazen sadece, hikayemizi anlatmanın büyüsüne kapılmak isteriz. Rahatlamaya giden yol çözüm arayışından ya da akıl almaktan geçmez. 

Eğer muhatabınız sizin için yol haritasını çoktan çizmeye başladıysa, elinize tutuşturmak için de aynı hızda devam edecektir: “Bak şimdi, şunu gözden kaçırıyorsun…”

O sohbetten beklentiniz biraz olsun hafiflemiş hissetmektir ancak neyi eksik yaptığınızı dinler durursunuz. Aslında bu yaklaşım, iyi niyetten besleniyor olabilir. Söz kesenler, yardım etmenin heyecanına kapılırlar. 

Yine de, niyet sonucu değiştirir mi? Anlaşılmadığınızı ve yok sayıldığınızı hissettiğinizde, sohbetin bu akışını nasıl değiştirebilirsiniz?

Fox Weber, nispeten daha kalabalık topluluklarda bunu kontrol etmenin daha kolay olduğunu savunuyor. Önerisi net: “Eğer sözü kesilen biri varsa alanı savunma görevini ona bırakmak zorunda değilsiniz. Şöyle deyin, ‘Bir dakika, lafı yarım kaldı. Bitirsin öyle devam edelim.’”

Tabii, bu önerinin bizim kültürümüzde ne kadar çalışacağı tartışmaya açık. Alacağınız cevabı tahmin etmek zor değil: “Sen onun avukatı mısın? Rahatsız oluyorsa kendisi söylesin.”

Dert kuyusu muyum?

Sohbetteki paylaşımın iki taraf için de dengeli ve güvenli bir alanda gerçekleşmesi mühim. Ancak bazen sohbetler, tek bir tarafın tüm duygusal yükünü boşalttığı bir alana dönüşebiliyor.

Psikolojide “trauma dumping” yani “travma boşaltma” denen bu durum, günlük dile de yerleşti. En basit haliyle, kişinin kendisinin ve karşısındakinin sınırlarını gözetmemesi, hayatındaki zorlayıcı deneyimleri sürekli ve yoğun biçimde paylaşmasına deniyor.

İçsel yolculuk ve iyileşme süreçlerinde içimizi dökmeye ihtiyaç duymamız çok insani. Nihayetinde, arkadaşlarımızın kapısını çalmak ya da güvenilir bir omuzda ağlamak arkadaşlığın şanındandır. Fakat dertleşme seansları bir süzgeçten geçmediğinde, muhatabımız kendisini sohbetin Güzin ablası gibi hissedebilir.

İlişkilerin en mahrem detaylarından ailevi krizlere kadar her şeyin filtresizce masaya yatırıldığı anları düşünün. Böyle zamanlarda, dinleyen tarafın sohbetin ne kadarına dahil olmaya hazır olduğunu gözden geçirmek gerekebilir. Çünkü karşımızdaki kişi de ne söyleyeceğinden ya da akışı nasıl dengeleyeceğinden emin olamayabilir.

Olur da “Biraz yavaşlasak mı?” demeye karar verirseniz kendinizi yeni bir dramanın, başka bir masada anlatılacak yeni bir travma anlatısının başrolü bulabilirsiniz.

Peki bu iletişim tıkanıklığını aşmak ve ilişkileri yeniden sağlıklı bir zemine oturtmak mümkün mü?

Yaşam koçu Tamu Thomas, odağı karşı tarafı suçlamaktan çıkarıp kendi ihtiyacımıza çevirmeyi öneriyor.

Sorulması gereken ilk soru şu: Bizi bu dinamikte gerçekten yoran şey ne? Sadece dinleyen taraf olmak mı yoksa negatif anlatıların yoğunluğu mu?

Thomas, bu tür durumları aşmak için suçlayıcı olmayan ve şeffaf bir dil kurmanın önemini vurguluyor:

“Benim de benzer bir süreç yaşadığım bir arkadaşlığım vardı. Zamanla fark ettim ki asıl mesele onunla sadece kriz anlarında temas kuruyor olmamızdı. Bir gün ona ‘Seni dinlemeyi önemsiyorum ama hayatındaki neşenin ve güzel gelişmelerin de bir parçası olmak istiyorum,’ dedim. Kendi ihtiyacımı dile getirmek sohbetlerimizin yönünü değiştirdi ve zamanla daha dengeli bir bağ kurmamızı sağladı.”

Dünya hassas kalpliler için…

Bir de hassas kalpli ama çelik yürekli, dünyanın dertlerini kendi derdi benimsemiş dostlarımız var. 

O halde mini bir TEDx konuşmasına hoş geldiniz! Yapay zeka veri merkezlerinin doğaya verdiği zarardan tutun, mahalledeki halk ekmek kuyruğuna, küresel açlığa kadar ne kadar kriz varsa masanızın konuğudur.

Karşı sandalyenizde insanlığın tüm günahını sırtlamış gibi duran bir ahlaki üstünlük timsali oturuyordur. “Yahu alt tarafı bugün canım biraz sıkkın, kahve içip dağılacaktık” diyemezsiniz. Utanırsınız. Filtre kahvenizi yudumlarken birden kendinizi iklim krizinin baş sorumlusu gibi hissedersiniz. Tabii bu histen kaçmak da öyle kolay değildir.

Peki ama nasıl başa çıkacağız bununla?

Psikolog Sarah Rozenthuler, burada ne sert çıkmanın ne de kaçmanın işe yarayacağını söylüyor. En zarif yol, onaylayıp hemen odağı dağıtmak: “Endişeni anlıyorum, umarım en kısa zamanda güzel bir gelişme olur.”

Cümle biter bitmez de konuyu acilen değiştirmeniz gerekir. Çünkü onları ikna etmek ya da o kalıptan çıkarmak bizim harcımız değildir.

Niyet ne kadar kutsal olursa olsun, keyifli geçen küçük anlarımızın küresel krizler seminerine dönüşmesine izin vermemek en iyisi.

🦉
Fayn’ın özgün haber dosyaları, araştırmaları ve görüş yazılarını okurlar mümkün kılıyor. Bizler işimizi severek ve layıkıyla yapmaya çalışıyoruz. Ancak sizler ücretli aboneliğe gönüllü olursanız sürdürebiliriz. Çünkü bağımsız yayıncılık bunu gerektirir. İkna olduysanız detaylar için sizi şuraya alalım.
Bağlantı kopyalandı!