Sosyal medyada karşıma bir haber çıkıyor. İlker Çatak yeni bir film çekiyormuş. Seviniyorum. Öğretmenler Odası’nı çok beğenmiştim.
Okumaya devam ediyorum. “Siyasi baskılar nedeniyle işini kaybeden bir çiftin hikayesi” diyor. Nabzım hızlanıyor, yüzüm ısınmaya başlıyor.
Yoksa? Biraz araştırıyorum. Evet. Tam da tahmin ettiğim gibi…
Beğendiğin bir filmin yönetmeninin yeni bir film çektiğini öğrenmenin sevinci bildiğim bir duygu. Bu, artık o sevinci çok aşan, çok karmaşık bir ruh hali. Sevinçle birlikte merak, sabırsızlık ve biraz da korku var.
Günler geçiyor. Haber geliyor: Sarı Zarflar Berlinale’de Altın Ayı kazanmış. Ne güzel! Film vizyona giriyor.
İlk gün, ilk seans ve kendi kendime konuşmalarım
İlk gün, ilk seans. Kadıköy Sineması’ndayım.
Şu koca dünyada en sevdiğim sinema. İyi oldu bu. Bu filmi sevimsiz bir AVM sinemasında izlemek istemezdim. Girişte biletimi her zamanki gibi Ali Bey kontrol ediyor. Selamlaşıyoruz. Bunca yıldır, hele de Reks’i Kadıköy’ün rant mafyasına kurban verdiğimizden ve ben emekli olduğumdan beri sık sık görüşüyoruz ne de olsa.
Sahi ben niye o kadar genç yaşımda emekli olmuştum?
Film başlıyor. Ara veriliyor. Tabii ki çıkamıyorum. Çünkü zırıl zırıl ağlıyorum. Çok derinlerde bir yerlerim ince ince sızlıyor. Bazı sahnelerde kendi kendime konuşuyorum.
