Epstein skandalının yarattığı siyasi baskıdan çıkış yolu arayan Trump yönetiminin İsrail ile birlikte başlattığı askerî saldırılar, her geçen gün artan yıkımın yanı sıra bölgesel ölçekte genişleme ve hatta küresel bir çatışmaya evrilme potansiyelini giderek büyütüyor.

İsrail’in genişlemeci politikalarına açık biçimde alan tanıyan Amerikan dış politikasının bu çizgisi, Ortadoğu’da kısa süreli bir istikrarsızlık dalgası yaratmaktan çok daha fazlasını tetikleme potansiyeli taşıyor. Bu çatışma yalnızca bölgesel dengeleri değil, enerji piyasaları üzerinden küresel ekonomiyi de sarsabilecek bir zincirleme etki yaratma riski barındırıyor. Böyle bir savaş temposu, zaten kırılgan olan küresel ekonomik düzen içinde ABD açısından dahi yönetilmesi giderek zorlaşan bir istikrarsızlık dönemi yaratıyor.

Washington’un askerî seçeneğe yönelmesini yalnızca Donald Trump’ın kişisel tercihleriyle açıklamak yetersiz olur. Yaklaşık yirmi yıldır ABD stratejisinin temel hedefi, İran’ın nükleer silah edinmesini ve İsrail için askerî bir tehdit kapasitesine ulaşmasını engellemekti. Bu hedef doğrultusunda yalnızca askerî caydırıcılığa değil, İran’ın petrol gelirlerini baskı altına alarak ekonomik çöküşe sürükleyeceği varsayılan geniş bir yaptırım mimarisine dayanıldı.

Tam da bu noktada veriler yaptırım stratejisinin neden aşındığını daha net gösteriyor. Son yirmi yılda İran’a uygulanan finansal ve ticari yaptırımlar onlarca kez genişletildi; İran bankalarının önemli bir bölümü küresel ödeme sistemlerinden çıkarıldı, petrol gelirleri hedef alındı ve ülkenin dış ticaret kanalları daraltıldı. Washington’un varsayımı açıktı: petrol gelirleri kesildiğinde İran ekonomisi çökecek ve siyasi sistem baskı altında kalacaktı.

Ancak bu hesap tam işlemedi. İran ekonomisi beklenen çöküşü yaşamadı; enerji akışları tamamen kesilemedi ve bölgesel ticaret hatları farklı yollarla işlemeye devam etti.

Halkbank davası neden açıldı? Bu noktaya nasıl gelindi?

Bu noktada, o dönemde, Türkiye’nin ve özellikle Halkbank üzerinden kurulan ödeme koridorunun rolü kritik hale geldi. Ankara, komşusunun ekonomik olarak tamamen boğulmasına seyirci kalmamayı tercih etti ve meşru ticaret akışlarının kesilmesine karşı daha esnek bir yaklaşım benimsedi. Halkbank ise bu tercihin kurumsal aracı olarak işlev görerek, yaptırım mimarisinin İran’ı ekonomik çöküşe sürükleme hedefi karşısında bölgesel ticaret akışlarının tamamen kesilmesini engelleyen bir finansal kanal oluşturdu.

Bu mekanizma özellikle 2012–2014 döneminde İran’ın enerji gelirlerinin önemli bir bölümünün ticaret karşılığı Türkiye üzerinden kullanılmasına imkân tanıyan bir ödeme koridoru işlevi gördü. Başka bir ifadeyle Türkiye ve Halkbank, yaptırım mimarisinin İran’ı ekonomik çöküşe sürükleme stratejisine karşı bölgesel ekonomik gerçekliği savunma cesareti gösteren az sayıdaki aktörden biri oldu.

Ancak burada mesele yalnızca İran ekonomisinin nefes alması değil.. İran gibi büyük bir komşu devletin ekonomik çöküşe sürüklenmesi yalnızca iç siyasi istikrarsızlık üretmekle kalmaz; çok daha ciddi bir senaryoda ülkenin toprak bütünlüğünün aşınması ve geniş bir coğrafyada kontrolsüz güç boşluklarının ortaya çıkması riskini de beraberinde getirir. Türkiye açısından böyle bir tablo, yeni mülteci dalgalarından sınır güvenliği sorunlarına, bölgesel güç rekabetinin kontrolsüz biçimde tırmanmasına kadar uzanan çok katmanlı güvenlik maliyetleri doğurabilir.