1982 Yazı çok acayip bir yazdı.
Doğup büyüdüğüm kenti arkamızda bırakıp İstanbul’a taşınmıştık.
Mösyo Monot bana takmıştı ve Biyoloji dersinden çakmıştım; yeni okuluma sağ salim başlayabilmek için mantarların üreme süreçlerini Fransızca ezberlemem gerekiyordu. Annem en son dedemin yaşadığı solgun evi aydınlatmak için çırpınıyordu. Babam Ortadoğu’nun bir yerlerinde para kazanıyor ve ara sıra bize Duty Free harikaları getiriyordu.
Ailem, ülkem ve birçok tanıdığımız iki yıldır 1980 Darbesi’nin bitmeyen fırtınasında sessizce savruluyordu.
Ergen bedenimin dertleri başımdan aşkın olduğundan, onların ne yaşadığını çok sonra fark edecektim. Benim için sadece yaşadığım şehir değişmiş, kardeşimden başka arkadaşım kalmamış ve bir de eve renkli televizyon gelmişti.
Ve o yaz FIFA Dünya Kupası televizyondan canlı ve renkli yayınlanmıştı. Futboldan anlamazdım ama yeşil sahada, rengarenk giyinmiş erkeklerin bir topun peşinden koşturması tam anlamıyla hipnotik bir şeydi nedense.
Bütün aile, konu komşu hep birlikte 13 Haziran 1982’de İspanya’nın Barselona kentindeki Camp Nou Stadyumu’nda yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı açılış töreni ve Arjantin - Belçika maçını izlemeye oturduk. Törende beyaz giysiler içindeki gençler Picasso’nun Barış Güvercini’ne sahada can verdiklerinde nefesim kesilmişti. Annemin sanat kitaplarında o güvercini bulup kopyaladığımı ve dolabın kapısına astığımı hatırlıyorum. O kitaplar ve o güvercinin imgesi hâlâ benimle.
Sonraki bir ay boyunca, kardeşimle paylaştığımız odadaki gömme dolabın iki kapısını Kupa’nın fotoğraflarıyla yavaş yavaş dolduracak ve nihayetinde kişisel tarihimizin en görkemli kolajını yaratacaktık.
Kaslı bacaklar, kıvırcık saçlar
Gözümü kapattığımda zihnimin tozlu dosyalarından o kolajı geri çağırabiliyorum. Tüm ayrıntıları yok elbette ama mesela kolajın sağ kenarında, göz hizamda Rummenige, sahanın kenarında taç atışı yapmak üzere bekliyor. Fotoğrafçı muhtemelen yerde oturuyormuş ve Batı Alman futbolcunun alt açıdan akla ziyan bacak kaslarının tüm detaylarını kaydetmiş. Evet, futbolcuların bacakları futbola ilgimin önemli bir kısmını oluşturuyordu.
Öteki Batı Alman da kıvırcık saçlarına kurban olduğumuz Schumacher’di; ama yarı final maçında Fransız Battiston’un iki dişini, üç kaburga kemiğini kırıp omurgasını zedeleyince hızla gözümden düşmüştü. Hakem de kaleciye cezayı kesmeyince Almanya toptan bitmişti benim için. Üstelik o maç uzatmalarda da beraberlik bozulmayınca penaltılara gitmişti. Ailecek kalbimizin öteki kıvırcığa, Fransız kaleci Ettori’ye kaydığını ve onun endişesini kendi endişemiz yaptığımızı hatırlıyorum. İki penaltı kurtaran Schumacher takımını finale taşımıştı.
O zamanlar haksızlık televizyonlarda canlı ve renkli yayınlanmazdı pek, sanırım bu nedenle bu anının yara izi kapanmamış bende.
Başkası adına utanma kapasitesi dolunca
Ama belki de zihin “başkası adına utanma” kapasitesi doldukça bazı eski izleri sildiğinden Schande von Gijón (Gijon Utancı) ya da Arapça Fadihat Khikhun (Gijón Skandalı) konusunu tamamen unutmuşum.
