Tanrı hayvanları (sanırım meselde kastedilen salt memeliler) yarattıktan sonra karşısına dizmiş ve bebelerini nasıl büyüteceklerine kendilerinin karar vermelerini istemiş. İki seçenek sunmuş onlara: 

“Yalar mısın, beler misin?”

Cümle mahluk “yalarım” diye yanıt vermiş. Sıra insana gelmiş. Bizim cinsimiz kesedeki yavrusuna şöyle bir bakmış ve içi kalkmış, “belerim”, yani kundağa sararım, demiş. İnsan yavrusunun dertli büyümesinin sebebi oymuş. Hijyen takıntısı.

Oturabilmesine dört ay, ayağa kalkabilmesine daha bir yıl olan, acından ölse 10 santim ilerideki biberona ulaşıp içemeyecek, desteksiz geğirmekten aciz, kendi kakasından kıçı pişen, anasının gözlerinden ötesini seçemeyen, ne bilinci ne bilinçdışı oluşmuş, bedeni yangın yeri bir canlı insan yavrusu ilk zamanlarında.

Bakımıydı, kreşiydi, eğitimiydi, güvenliğiydi, sağlığıydı derken sonraki 10 yıl da kolay sayılmaz.

Yedi haftadır anneyim. Bu benim ilk Anneler Günü'm. İri laflar için çok erken, cüretimi bağışlayın ama bir yavruyu, sözgelimi bir zebra yavrusunu sıfır noktasına getiresiye kadar harcanan emeği yüceltme çabalarını kısmen haklı buluyorum. 

Lakin analığın yüceltilmesinin, ona gökleri anıştıran kutsallığın yakıştırılmasının arkasında bakımverenin, hadi anne diyelim, yüceliğinin değil, insan yavrusunun aczinin yattığını görüyorum.

Müşterek mazimiz

Herkes anne ya da bakımveren olmayabilir, ama düşünsenize, herkes, istisnasız herkes bir aralar o bebekti. O kudretli padişahlar karınları sıvazlanmadan osuramıyor, anaları biraz uzaklaşsa yaygara koparıyor, burnunun ucundaki memeyi bulamayıp bızırdıyordu.