Türkiye’de sosyalleşmek giderek tercihten çok bütçe meselesine dönüştü. Evle okul ya da evle iş arasında kalan zaman, artık kendiliğinden gelişen karşılaşmalarla değil, çoğu zaman bir şey satın alınan mekânlar üzerinden anlam kazanıyor. 

Buluşup kahve içmek, bir masaya oturmak, etkinlik ya da atölyelere katılmak… Bunların her biri, fark etmeden belirli bir harcama eşiğini de beraberinde getiriyor.

Parkların, mahalle arası buluşma noktalarının, sosyal tesisler gibi kamusal alanların yetersiz olduğu şehirlerde insanlar ya evlerine çekiliyor ya da illa para vermek zorunda oldukları tüketim temelli sosyalleşme biçimlerine yöneliyor. 

Oysa kent hayatının en kritik ama en az görünür katmanlarından biri, tam da ev ve iş arasında kalan ve gündelik karşılaşmaları mümkün kılan mekânlar. 

Sosyolog Ray Oldenburg, ev ve iş dışında kalan, sosyalleşmek için buluşmaya uygun bu kamusal mekanları third space, yani üçüncü yer olarak tanımlıyor. 

Ankaralıların yakın zamanda hayatına giren Esat Hâl de bir üçüncü yer denemesi. 

Kamusal ve ticari işlevleri bir araya getirerek kentte yeni bir buluşma alanı yaratma iddiası taşıyan Esat Hâl, gerçekten bu iddiasını hayata geçirebiliyor mu? Bir mekânın fiziksel olarak herkese açık olması, oranın gerçekten herkese açık olduğunu gösterir mi?

Sosyalleşmede mecburi istikamet

Üçüncü yer meselesine geçmeden önce dışarda geçirdiğimiz vakti nerelerde harcadığımıza, daha doğrusu harcamak zorunda kaldığımıza bir bakmak gerekiyor. 

Zira kamusal alanlar daraldıkça ev dışında bir yerde biriyle buluşmanın, kahve içip sohbet etmenin ekonomik bedeli ağırlaşıyor. İnsanlar mecburen, ancak para harcayarak vakit geçirebilecekleri sosyalleşme biçimlerini tercih ediyor. 

Bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri kahve zincirlerinin hızlı yayılımı. Gıda Bülteni’ne göre Kasım 2024 itibarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren 32 farklı kahve zinciri ve en az 2 bin 77 şube bulunuyor. Üstelik bu sayı 2018’den bu yana ciddi bir artış gösteriyor. 

Aynı bültende bir sektör temsilcisinin şu sözleri, bu mekânların neden bu kadar yaygınlaştığını açıkça ortaya koyuyor:

“Kafe house’ların bu kadar tutulmasının nedenlerinden biri sosyal bir ortam sunması. Toplantı yapabiliyorsunuz, öğrenciler gelip ders çalışabiliyor… Bunların hepsini bir kahve satın alarak yapıyorsunuz.”

Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsur ise ekonomik koşullar. TÜİK verilerine göre 2026 Mart ayında enflasyon %30,87 seviyesinde. Yine bu yılın şubat ayındaki genç işsizlik (15-24 yaş) verilerine baktığımızda ise oranın %15,8 olduğunu görüyoruz. Güvencesizliğin arttığı bir dönemde gençler için sosyalleşme çoğu zaman küçük ama sürekli harcamalara sıkışıyor. 

Peki neresi bu üçüncü yer?

Kentler yalnızca kamusal ve özel alanlardan, evler ve işyerlerinden, para harcanan ve harcanmayan yerlerin ikiliğinden ibaret değil. Fakat gelinen noktada ev dışına adım attığımız andan itibaren cebimizdeki paradan eksilmeye başlıyor. Bunun sebeplerinden biri de dev bütçelere mal olmadan vakit geçirebileceğimiz müşterek alanların eksikliği.

1989’da yayınlanan The Great Good Place kitabında üçüncü yer fikrini ortaya atan sosyolog Oldenburg ev ve iş dışında kalan, insanların yalnızca bir iş görmek için değil, bir arada bulunmak için uğradığı yerleri bu tanıma dahil ediyor. Yani kafeler, parklar, kütüphaneler, mahalle arası buluşma noktaları, hatta ibadethaneler…