“Güneşin alası çok
Her evin çilesi çok
Analar çeker yükü
Kimsenin bilesi yok”

Küçükken, içinde bir sürü çocuk şarkısı olan bir CD’m vardı ve parçalardan biri de buydu. Bir köprüde karşılaşan iki inatçı keçinin hikayesinden sonra bir anda bu şarkı çalınca içimde adını koyamadığım bir hüzün hissederdim. 

Henüz sözlerini tam olarak idrak edebilecek yaşta değildim. Ama kimsenin bilesinin olmadığı bir çileyi taşıma yükü yine de ağır gelirdi. Şarkının nakaratında buna karşılık çiçekler dermek ve sevgi dolu türkülerle annemize vermek öğütleniyordu. Ama burada da sanki bir geç kalmışlık, iş işten geçmişlik, bir telafi edilemezlik vardı.

O yüzden CD’nin tam bu kısmına denk gelmekten korkar, bana bir çocuk şarkısı değil de bozlak havası ağırlığında gelen bu şarkıyla karşılaşmayı hiç istemezdim. 

Yıllar sonra ismi Annemize Türkü olan bu parçanın sözü ve müziğinin, aşina olduğumuz pek çok koro eserinde, marşta imzası olan besteci ve eğitimci Muammer Sun’a ait olduğunu öğrendim. 

Aynı yıllar içinde artık sözlerin ağırlığı da daha aşikar olmuştu ve neden huzursuz hissettirdiğini de anlamıştım. Fakat yine de anlayamadığım bir şey vardı. Çiçek derip yollarına sermenin de bir mahzuru yoktu ama çekmek zorunda kaldıkları yükü görünür, bilinir kılmak da gerekmiyor muydu?

Ücretsiz ve görünmez emek

Şarkının devamında “çocuğa bakan ve evine tapan” diye nitelenen anne, bunların yanında bir de gece gündüz çalışarak yarınları garantilemek zorunda kalıyordu.