İstanbul su üstüne kurulmuş bir kent; Marmara ve Karadeniz’in tuzuna yatırılmış, iki denizi birbirine taşıyan akıntılar ve tepelerinden denize koşan tatlı dereleriyle şekillenmiş…
Öte yandan İstanbul rüzgarlara mahkum bir kent; dört bir yönden gelip nemli bir pusla örtülü bedenini ısıtan, soğutan, kurutan, çürüten, yeşerten hava akımlarıyla bir tür aşk-nefret ilişkisi yaşayan…
İstanbul, açgözlü, çaresiz, tutkulu, meraklı, bencil insanların işgali altında bir kent; binlerce yıl onu arzulayan kalabalıklar tarafından bir yandan ruhu beslenmiş, öte yandan böğrü deşilip, betonla doldurulmuş…
Bu kenti mevsimler yönetmez. Mevsimler tıpkı İstanbul gibi suya, rüzgara, insana ve tabii topografyaya boyun eğer.
Akdeniz’le Karadeniz arasında bir yerde asılı kalan bu coğrafyada kenti saran tepeler, bağrında bir koridor açan Boğaz ve denizleri aşıp gelen rüzgarlar nedeniyle ilçe ölçeğinde mikroiklimler oluşur. Öyle ki Beykoz’dan körpe karalahana pazara geldiğinde Çengelköy’de son hıyarlar hasat edilir. Kadıköy’ün bahçelerinde turunçlar henüz yeşilken, ada ahalisi sokaklarında tatlanan portakalları yemeye başlar.
Sözün özü yolunuz buraya bir şekilde düşmüşse, kendinizi ister evsahibi ister konuk kabul edin, mevsimine bakmadan İstanbul’un suyuna, rüzgarına ve insanına göre hareket etmeniz hayrınızadır.
Başa çıkması kolay olduğu kadar sunduğu deneyim çeşitliliği açısından da baharları tek geçerim. Rüzgarı kesebilecek hafif bir yağmurluk ve soğan tipi bir kombinle bu kentin o kendini bilmez insan kalabalığına karışmak hoştur…
Ancak yaz ya da kış aylarında işler biraz sarpa sarar. İstanbul’un kışı başka bir yazının konusu olsun, bugün sözüm “illa ki yazın İstanbul’da gezeceğim” diyenlere…
Öncelikle şapka, güneş gözlüğü, güneş kremi, su, yelpaze, rahat ayakkabılar, İstanbulkart, Müzekart ve telefon şarjı her İstanbul gezgininin çantasında bulunmalı.
Ayrıca gecesiyle gündüzüyle kapsamlı bir aktivite rehberi bulmak da zor değil. Temmuz özelinde olmasına rağmen tüm yaz için ilham verici.

Benim derdim başka. Acı verici sıcak nemi ciğerine doldurmaktan, asla kurumayan terin tuzuyla cildinin yanmasından, kafası karışıp dili pelteleşene kadar susuz kaldığını fark etmekten çekinmeyenler için, bunca yıllık İstanbul ve rehberlik deneyimlerimden yola çıkarak birkaç öneri ekleyeceğim sadece. Toplanın…
Tek yol deniz
Toplanın ve sabah erkenden denize açılın. Bir tam gününüz varsa Anadolu Kavağı'na gidiyoruz. Bu yolculuk Akdeniz ikliminde başlayacak, Boğaz mikroklimasından geçip Karadeniz’e kadar uzanacak. Bu iklim yolculuğunda Şehir Hatları’nın fiyat performans avantajı, üç farklı vapur keyfiyle üç farklı keşif vaat ediyor.
İki kıta arasında salına salına giden Uzun Boğaz Turu, Eminönü’nden başlayıp Anadolu Kavağı’na uzanan, yedi duraklı yaklaşık iki saatlik bir yolculuk.
Dönüş vapuru iki buçuk saat sonra Anadolu Kavağı’ndan ayrıldığı için gezmeye, görmeye ve elbette yemeye yeterli zaman kalır. Yoros (Hieron) Kalesi’ne 20 dakikalık yokuş yukarı yürümek zorlayıcı olabilir ama tepedeki manzara ve Karadeniz’in serin rüzgarı çekilen çileye değer.

Fenikeliler’den beri Boğaz’ın kuzey girişini kollayan bu kalede M.Ö. 1. yüzyılda “adil rüzgarlar sunan tanrı (Ourios)” Zeus için bir tapınak inşa edilmiş. Khalkedon ve Byzantion kentlerinin balıkçılarının Karadeniz’e açılırken Zeus’a selam gönderdikleri duyuluyor sanki. Zeus’un yanıtı da hâlâ havada asılı: Pruvanız neta, rüzgarınız kolayına olsun…
Şu Karadeniz’e açılmış tekne de denizlerin tanrısı Poseidon’un desteğiyle çarpışan kayalardan az önce kurtulmuş Altın Post’un peşindeki Argonatlar’dır belki. Sonları hayırlı olsun.
Zamanı ve dünyayı bir tepeden seyrettikten sonra, denize nazır bir çay bahçesinde ya da bir balık restoranında mola vermek gerekir tabii… Aman yemek uzamasın ve vapur kaçmasın.
Yaz boyu cumartesi günleri Uzun Boğaz Turu’nun bir de Mehtap Gezisi versiyonu var. Bostancı’dan başlıyor, 2,5 saatte tamamlanıyor ve daha serin, daha romantik bir program sunuyor. Dönüş yoluysa ay takvimini dikkate alıp plan yaptıysanız mehtap, yoksa Samanyolu garantili.
Birkaç serin sefer
Sadeleşmek ve karada daha çok zaman geçirmek isteyenler için iki saatlik iki sefer daha var aklımda. Biri sadece Boğaz’ın Anadolu kıyılarında seyreden ve dokuz iskeleye uğrayan Üsküdar-Anadolu Kavağı motoru.
Beykoz’da inip Kundura Hafıza Müzesi’nin de içinde bulunduğu Beykoz Kundura’ya uğranabilir. Öncesinde programına bakmak ve kayıt yaptırmak iyi olur.
Ardından göçmen kuşların bir kısmının ağaçlarında mola vermeyi sevdiği Mecidiye Kasrı’na gidilir belki. Müzekart çantadan çıkar ve Boğaziçi’nin bu ilk kagir ve modern üslupla inşa edilmiş mini sarayında bir tur atılır. Bahçedeki kafede soluklanıp İstanbul’a kuzeydeki bir tepeden uzun uzun bakılır.
Beykoz’daki öteki serin alternatifse 200 yıllık bir cam öyküsü anlatan Beykoz Cam ve Billur Müzesi. Bu sıcakta tabana kuvvet yokuş çıkmayın, kapısına kadar belediye otobüsü gidiyor. Ama dönerken denize koşan dar sokaklarda tarih kovalamanın zevki için yürünebilir. Koyu yeşil bir ormanla sarmalanmış Abraham Paşa’nın çiftliğinden geriye kalan yüksek tavanlı, buz gibi serin, taş ahırda göz kamaştıran bir koleksiyon var.

Büyük ve bol ağaçlı bahçesinde tombul tembel tavşanlar ve tavuskuşları atıştırma molası verenlere yarenlik ediyor.
Son Boğaz seferi de Eminönü’nden kalkıp Rumeli Kavağı’na gidiyor. Yine yolda inesi gelen olursa Emirgan iskelesini öneririm. Emirgan’da çınar altında denizi kahveye şeker edip saatlerce oturmak mümkün tabii. Tamam lale mevsimi değil ama bir gayret Emirgan Korusu’na yürüyüp Lale Müzesi ve köşkleri de içeren güzel bir tur mu yapılsa acaba? Belki dönüşte Sakıp Sabancı Müzesi’ne de uğranır, Yoko Ono “İçses ve İçyapı” sergisiyle sizi bekliyor.
Bu planda her daim gölgesine sığınılacak bir ağaç, serinliğinden faydalanılacak bir su yapısı, en kötü ihtimal klimasından faydalanılacak bir kapalı mekan bulunuyor.
Adalarda akşam
Sabah Prens Adaları’na giden bir vapura atlamak, uzun zamandır yaz düşlerimin bir parçası değil. Hak ettiği denize ulaşmaya çalışan, ulaşınca da yarın yokmuş gibi betonuyla ve çöpüyle denizi dolduran kalabalıklar beni ürkütüyor. Akşamüstü burnunu adalara çevirmiş vapurlar daha tatlı, daha sakin oluyor sanki. Akşama doğru anakaradan gelenler sahilde toplanınca adaların ormanlarındaki kıvrım kıvrım patikalar sessizleşiyor, biten günün sıcağıyla çıtırdayan çamlar, yuvasına geciken birkaç kuş, günboyu esmeyi bekleyip sırası geldiğince hevesle esen meltem kalıyor geriye. Dünya insanın kulağına fısıldıyor: Hadi biraz yürü, geç vakte kadar vapur var nasılsa…
Büyükada’da bir gece geçirip, sabah serinliğinde yürümeye devam etmek de iyi bir fikir. Şöyle denizin koluna girip, Maden tarafına doğru yürüyüp yolun sonunda Adalar Müzesi’ne uğramak ve Büyükada Rum Yetimhanesi Sergisi’ne göz atmak hiç fena olmaz.
Kız Kulesi kaçamağı
Öyle tam gün gezmelere, akşam başka yataklarda yatmalara gelemeyenler için de bir fikrim var: Kız Kulesi kaçamağı. Üstelik bildiğim kadarıyla en ekonomik zaman yolculuğu seçeneği bu. Müzekart’ı gösterip sadece motora para vererek 2500 yıl geriye gidilebiliyor. Sabahtan Salacak ya da Karaköy iskelesinden kalkan motora atlayıp bir sonraki sefere kadar, yani en az bir saat Boğaz’ın orta yerinde mahsur kalmanın tadına doyulmuyor.

Yapı, 2023’te tamamlanan restorasyonla en çok bilgi sahibi olunan 18. yüzyıl sonundaki haline döndürülmüş ve neredeyse çırılçıplak bırakılmış. Baylan’ın en minik şubesi, tuvalet, birkaç bilgilendirme tabelası, birkaç top ve İstanbul… Bu halini seviyorum. Konuklarını eğlemekle uğraşmıyor. Zaman güzelliği fark etmekle geçiveriyor zaten.
Omuzlarına İstanbul’un pusu ya da güneşini almış; dizlerine Boğaz mavisi bir ipek örtü sermiş, İstanbul’un iki yakası da bu örtüye iğne oyası olmuş. Kıyısından ya da balkondan uzun uzun kenti seyretmekten başka çare kalmıyor. Bir süre sonra güçlü kuzey akıntısına direnen bir kayanın üzerinde Karadeniz’e doğru sürüklenme hissi başgösteriyor. Bu kentteki herkesi, her şeyi görmüş ve gören, kökleri 30 metre aşağıdaki zemine sabit ama hep hareket halinde bir kaya…
Aşk ve ölümle baharatlandırılmış efsanelerle örülü taş duvarlar, 1980’lerde siyanürle dolu, bugün betonla körleştirilmiş bir sarnıç, askerlere, bekçilere, hastalara ve her zaman Boğaz’a gözkulak olmuş bir bina…
Bir yerlerde okumuştum, sakin bir havada kıyısından denizin derinliklerine bakıldığında 12. yüzyıl Doğu Roma dönemi kulenin kalıntıları görülebiliyormuş. Çok uğraştım ama göremedim; ya deniz asla yeterince durgun, rüzgar yeterince yumuşak olmuyor, ya kalıntılar çok derine gömülü ya da ben konuklarını eğlemekle uğraşmayan Kız Kulesi’nde kendime boş yere eğlence arıyorum. Oysa dünyayı ve İstanbul’u onun kadim gözünden görmek, başlı başına en büyük eğlence.
Tarihi yarımada sırları
Buraya kadar hep denizde kaldık ama biliyorum ki birileri de yazın en vahşi sıcağında ‘İstanbul’un enleri’ni görmekte inat ediyordur.
Tarihi Yarımada bir taşla tüm İstanbul’un vurulabildiği tek yer. Burada kentin kat kat tarihinin büyük bölümü gözle görülebiliyor, üzerinde yürünebiliyor ve en görkemli yapı örnekleri ziyaret edilebiliyor. Uzun uzun anlatmayacağım ama birkaç öneri vermeden de sizi salmayacağım.
Ayasofya, Topkapı Sarayı, Arkeoloj Müzeleri, Sultanahmet Cami, Yerebatan Sarnıcı ve Hipodrom’u kapsayan ve hakkıyla gezilecekse iki gününüzü alacak bir serüven bu.

Sultanahmet’te ilk kez gezecekseniz ya da daha önce gelip sağa sola bakıp köfte yiyip döndüyseniz, lütfen bir de rehberli bir tur yapın. Harika şeyler göreceksiniz ama büyüleyici öykülerin bir bağlama oturması ve anlam kazanması için yol göstericiye ihtiyaç duyabilirsiniz. Önden biraz tarih dersi çalışmak iyi tabii ama tuvalet, bilet kuyruğu gibi lojistik konular da zorlayıcı olabiliyor.
Yine de varsayalım yaz sıcağında 8500 yıllık kent tarihinin içine tek başınıza dalmaya karar verdiniz. Öncelikle limandaki gezi gemilerinin durumunu kontrol etmeden evden çıkmayın. Galata’ya yanaşan gemi sayısı, Tarihi Yarımada’da yaşayacağınız zorluklarla doğru orantılı. Zira yolcu kapasitesi 7 bin ila bin arasında değişen bu gezi gemilerinden üç tanesi limandaysa, aynı anda gemiden inip aynı yere yani Tarihi Yarımada’ya giden ortalama 12 bin kişi var demektir.
Yerebatan ve Şerefiye sarnıçları nemli ama serin sığınaklardır, kıymetini bilin. Ağır bir restorasyon sürecinden geçen Ayasofya en zorlu ve terli serüveniniz olacak. Topkapı Sarayı’nın avlularında güneşten kaçınmak mümkün ve ayrıca son avluda İstanbul'un tüm rüzgarlarını selamlamak müthiş tatmin edici.
Yine de benim tercihim Fatih’in balkonu. Hazine Koleksiyonu’nun ilk odasından çıkıp muhteşem Boğaz rüzgarı ve manzarasıyla karşılaştığınız o anda bundan daha doğru yere doğru şekilde inşa edilmiş bir balkon olamayacağını farkediyorsunuz. O genç adamın dehasını, yeni başkentinin tüm güzelliklerine uzanan ve merkezine zarif bir havuzun yerleştirildiği bu balkonda görmek mümkün, özellikle sıcak yaz günlerinde.
Sarayın bahçesinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri de serin, loş ve hazinelerle dolu bir sığınak. Hazır Şark Eserleri bölümü de sıkı bir restorasyonun ardından açılmışken mutlaka ziyaret edilmeli. Bana kalsa tam bir ferah gün geçer burada. Duygu ve bilgi akışından bitap düştükçe yaşlı ağaçların gölgelediği tarihi eserlerin kıyısında bir kahve molası vermeye doyum olmuyor.
Gölgesi az olduğundan Hipodrom’da fazla oyalanmamak gerek. Keza Sultanahmet Cami’nin açık ve kapalı alanları da sıcaktan payını alıyor. Her ikisi de yağmurlu günlerde harika oluyor bence. Hele avludaki revakların altında durup yağmurun caminin irili ufaklı kubbelerinden dökülmesini izlemek, ezan sesi düşünülerek tasarlanmış akustiğin yağmur sesini de bir tür şükran duasına dönüştürdüğüne tanık olmak çok huzur verici.
Bunca laftan “yazın gidin, baharda gelin” anlamı çıksın istemem elbette, bu kentin her mevsimi, her iklimi ve mikroiklimi denemeye değerdir. Her birini yavaş yavaş, tadını çıkararak, tekrar tekrar yaşamak eşsiz bir serüven. Yoksa bunca insanın burada işi ne olabilir ki?

