İstanbul’da Moda kayasının üzerine, üç ninemizin kurduğu üç katlı yığma yuvamızda, bir masanın etrafında toplanmışız. Bir mühendis evimizin planı üzerinden uzun uzun anlatıyor.

“Merdivenler ve balkonlar dayanmaz” diyor, “ama bina görevini yapar, sizi ilk iki kattan sağ çıkarır. Üst katta şu iki nokta riskli.” 

Harika, ben üst katta oturuyorum…

O anlattıkça, bina planı kafamda bir kaçış oyununun parçasına dönüşüyor. Çoğunlukla çuvallıyorum ve “end game (oyunu sonlandır)” yazısı zihin ekranımda yanıp sönüyor.

Aslında bilgisayarda strateji oyunlarında iyiyimdir. Birkaç başarısızlığın ardından temel ilkeleri anlar ve tatmin edici bir sona ulaşabilirim. Oysa konu gerçek yaşam olunca “try again (tekrar dene)” seçeneği pek nadir yüklüdür.

Neyse ki mühendisin de yardımıyla, oyunun ilk (deprem öncesi) ve ikinci aşaması (deprem anı) için bir dizi olası senaryo hazırladım.

Ailecek Büyük İstanbul Depremi’ne evde yakalanırsak oyunun üçüncü aşamasına geçme olasılığımız yüksek.

İyi de ya sonrası?

Bu mantık ve bilim ötesi plansızlıkla büyüyen kentte beklenen ölçekte bir felaketin sonuçlarının tamamını önlemek mümkün değil elbette. İstanbul Valiliği’nin rakamlarına göre bu kentin “Türkiye’nin işgücündeki payı yüzde 20,3, ihracattaki payı yüzde 50,6, ithalattaki payı ise yüzde 54,6” ve ülkenin yaklaşık yüzde 20’si burada yaşıyor.

Görünüşe göre ulaşım ve iletişim hatlarının kesiştiği bir bölgenin yaşlı, yorgun ve kocaman kalbinde, oyunun üçüncü aşaması tüm memleket için vahşi bir kaos sahnesiyle başlayacak…

İdari boşluklara sıkışacağız; hırs, açgözlülük, yolsuzluk enkazında kurtarılmayı bekleyeceğiz. Tek başımıza…

Korkuyorum. En çok da az bildiğimden korkuyorum; az bilip yüzleşmeye hazır olmadığımdan…

Korktukça öğrenmek istiyorum, öğrendikçe tuhaf bir şekilde sakinleşiyorum.

Ve yakın zamanda öğrendiğime göre sandığım kadar tek başıma değilim…