Benim her gün biraz gülmeye ihtiyacım var. Gündem, haberler, hayat o kadar yoğun ve çoğu zaman komik olmaktan o kadar uzak ki gülmek bayağı yemek içmek gibi yaşamsal bir ihtiyaca dönüştü benim için…

Yan Yana filminin fragmanını izlediğim günden beri vizyona girmesini bekliyordum, o gün geldiğinde kızlarım ve iki arkadaşımla sinemadaydık.

İki saat boyunca çok güldüm, çok eğlendim ve başka hiçbir şey düşünmedim.

Film bittiğinde grubun yetişkinleri ağız birliği etmişçesine “Ne kadar ihtiyacımız varmış buna, çok iyi geldi” dedik. Hatta minnettar hissettim diyebilirim.

Anladığım kadarıyla çok da yalnız değilim zira film ilk iki haftada bir milyondan fazla izleyiciye ulaşarak gişe rekoru kırdı.

Yan yana gülmenin dayanılmaz keyfi
Feyyaz Yiğit ve Haluk Bilginer’in başrollerini paylaştığı Yan Yana, bir sinema salonunda toplaşan birbirini tanımayan insanların yan yana, diz dize, dirsek dirseğe izleyip güldüğü yerli komedi filmlerini ne kadar özlediğimizi hatırlatıyor.

Bana bunu hissettiren ekipten, çok nadiren röportaj veren Aziz Kedi ile Yan Yana’yı, ülkece nelere güldüğümüzü, Feyyaz Yiğit ile ortak üretim süreçlerini, geçtiği yolları ve hayatı konuştuk.

Siz yaptığınız işlerde hep çok seçicisiniz; herkese hitap eden, aşırı popülist işler yapma çabanız hiç olmadı. Yan Yana ise 70 yaşındaki annem için de çok eğlenceliydi, kızlarım için de… Bu kadar büyük bir beğeni dalgası bekliyor muydunuz?  

Bir kere benim piyasaya sunduğumuz bir ürün, benim ya da bir meslektaşımın bir işi hakkındaki öngörülerim çok kısıtlıdır ve çok cahilcedir. Tutar mı tutmaz mı, hiç bilemem. O kriterleri kafam almıyor. Dolayısıyla sorunuza yanıtım, hayır. 

Çünkü bir şey beklemiyordum. 

Feyyaz için de benim için de bir iş üzerinde çalışırken birkaç kriter var. 

Bu iş, bu örnekteki gibi bir sipariş, bir rica, bir anlaşma ve bir ilk olmak kaydıyla başkasının hikayesini yapmak da olabilir, bizim bir anayasal kural olarak benimsediğimiz ve hep yaptığımız gibi kendi hikayemizi yapmak da olabilir.  

İlk ölçütümüz şu: Biz kendimizi memnun ettik mi? Biz beğendik mi?

İkincisi, bundan daha iyisini yapabilir miydik? 

Birincisinin cevabı evet, ikincisinin cevabı hayırsa kendi adıma o işle rabıtam orada kesilir.  

Bu bizim için bir iş ve yaparken, hayal ederken, çalışırken, o sanatın ve zanaatın kurallarını işletmeye çalışırken anlamlı. 

Elbette isterim ki hem seyirciyi kucaklasın hem ticari olarak başarı kazansın. Ama bir öngörü yapmak, işte bilgisayarın başına oturup elimde mouse ile gişe saymak falan bunlarda yokum. Duygusal bir bağ kurmuyorum. Bu da aslında geçmişten gelen bazı prensiplere bağlı. Kişiliğinle, karakterinle, velhasıl total personanla mesleğini ve yaptığın işlerini ayırmalısın. 

Peki sizce neden tuttu?

Birincisi, orijinal hikaye çok tatlı. Daha evvel sinema tarihinde yüz binlerce örneği olan Buddy Love/Buddy Movie.  

İki arkadaş, iki zıt tip her zaman çalışan bir hikayedir. 

Birden fazla doğal çatışma içeriyor; bir engelli - bir fiziksel olarak fit adam; bir zengin - bir gettodan gelme bir göçmen, bir yaşlı - bir genç vs.  

Doğru şekilde dizilirse çalışmaması imkansız bir formül.

Onun dışında bizim uyarlamanın rejisi, aktörleri, tüm birimleri çok iyi. 

Orijinali dram tarafı daha ağır basan bir hikayeydi. Biz biraz da bilinçli olarak, seyircimizin genel haleti ruhiyesini de, şu dönemki ihtiyaçları da bildiğimiz için elimizden geldiğince o dramı ittire ittire biraz daha güldürebileceğimiz cepler bulmaya çalıştık. 

Bu sebeplerdendir herhalde.  

Yan Yana’yı izlerken, toplum bu kadar kutuplaşmışken, filmin mesaj kaygısız olması, hepimizi gülmede birleştirmesi, beraberce eğlenme hissi de çok iyi geldi bana. Bu planlı mıydı bilmiyorum.

Komedi yazan bir insanın mesaj kutusuna en çok gelen mesaj şu olur mu? 

“En ihtiyacımız olduğu zamanda beni güldürdünüz. Filminizde çok eğlendik. O kadar ihtiyacımız vardı ki buna.” 

Dünyada bu işlerle uğraşan kaç insan bu yoğunlukta alıyordur bu mesajı… 

Ne acı, hiç sevinilecek bir şey değil tabii ki. 

Bunlar planlanacak şeyler değil. Planlanırsa büyük fiyaskolara gebedir böyle şeyler. Fakat yapımcımız Muzaffer Yıldırım’ın bahsettiğiniz konularda, özellikle senaryonun artık ikinci, üçüncü draft’ını gördükten sonra çok umutlu olduğunu biliyorum. Çünkü o, bu işin son tüketici tarafındaki dinamiklerine de çok hakim.

Ama tabii işin içine gömüldükten sonra Mert, ben ve Feyyaz sarılıp “Abi bu toplumda birlikte gülme hissini tetikleyecek” falan diye düşünmüş değiliz, öyle bir şey olmadı.

İkincisi, bir sinema filmi 50 tane süreç demek. Senaryosu, ön çalışması, casting’i, rejisi, rengi, sesi ayrı. 

Şimdi ben filmle ilgili iyi niyetli hayaller kurarım, ama mesela Haluk Abi son anda iptal eder, yerine başka bir oyuncu geliverir, bütün doku birden değişir, yeni bir yapboz oluşur.   

Bir filmin senin hesaplayamayacağın bir tınısı, bir akordu, bir ritmi var.  

Sinema filmi biraz böyle denize ağ atmak gibi bir şey. Ama yine şans yaver gitti, yine yıldızlar doğru hizalandı ve seyircinin sevdiği bir iş çıktı ortaya.

Siz yıllardır mizah yapıyorsunuz. 20 sene önce o dönem efsane olan Okan Bayülgen’in gece şovlarında skeçler yazıyordunuz. Ölümlü Dünya 1-2, Cinayet Süsü, Gibi… Güldüğümüz şeyler toplumumuza dair ne söylüyor? Biz nelere gülüyoruz? 20 yıl öncesinden bugüne güldüğümüz şeyler değişti mi?

Hayır. 

Toplumumuzun güldüğü şeylerin çok da değiştiğine inanmıyorum. 

Bunu destekleyecek bilinçsizce yapılmış çeşitli deneylerim var. Örneğin, galiba pandemi zamanıydı, YouTube'da Yılmaz Hoca'nın Bir Demet Tiyatrosu'nu açtım, ilk gençliğimde çok severdim onu. Ve şu ön kabulle oturdum; şimdi muhtemelen bana biraz dandik gelecek... 

Fakat hala taptaze, muazzam bir iş olduğunu hayretler içinde idrak ettim. Yeşilçam'ın o düşe kalka yapılmış filmlerine baktığımda da aynı şeyi görüyorum.

Ben Türk toplumu şuna, İngilizler buna güler deyip çok ayıramıyorum. Herkesin güldüğü şey dramdır aslında. Dünyanın her yerinde sabun köpüğü eserlere de rast gelir, sırıtır geçeriz ama gerçekten zihnimizde bir yerleri gıdıklayan bütün mizah eserleri veya ona çalan işler hep doğru yerinden ittirilmiş dramdır. Hatta yeri gelince trajedidir.

Dolayısıyla benim jenerasyonumda da, sonrakilerde de, hep aynı şey var. 

Mizah, insanların, bizlerin, hepimizin zavallılığını merhametli bir yerden, acımasızlık yapmadan biraz ittirmek. Ben bunun değiştiğini çok düşünmüyorum. Tabii trendler oluyor ama kalıcı olan işler üzerinden bir ölçü getirdiğiniz zaman beş aşağı beş yukarı aynı, dünyada da böyle.

Siz her zaman özenli, izleyicinin zekasına hakaret etmeyen işler yapıyorsunuz. Gibi alıştığımız pek çok işten çok farklıydı ve çok sevildi. Gibi'nin tutmasına şaşırdınız mı? Nasıl bu kadar geniş kitlelere hitap edebildi?

Şaşırdık. Gibi, elbette ulaşacağını zannettiğimiz kitleden çok büyük bir insan grubuna ulaştı. 

Yıllardır sektörün içinde duyduğum bir söz var: “Ben yapacağım da, seyirci anlamıyor...” Böyle lanet bir yeteneksizlik ifşası vardır. Sen oradan hemen şunu okursun: “Hayır, sen yapamayacaksın.” Gibi’den sonra bu seslerin biraz kesildiğini duymaktan büyük mutluluk duyuyorum. Ben buradaki en can alıcı şeyi söyleyeyim. Gibi'nin niye tuttuğuna dair temel ve aslında çok basit bir iddia getirebilirim:

Bizim sanatımızın da aynen resim, müzik, heykel veya ne bileyim bilgisayar kodlamak gibi çeşitli kuralları, yasaları, teamülleri var. Son derece açık seçik bir mühendislik söz konusu. Eğer bu sanatın kurallarına riayet ederseniz bir kere isteseniz de rezil bir iş yapamazsınız. Bu kurallara, bu mühendisliğe hakimseniz -ki bu öyle çok da zor bir şey değil- Sonrası yaratıcılığınıza, keyfinize, şansınıza kalmıştır artık. Eseriniz iyi olabilir, çok iyi olabilir, harika olabilir. Ama öncelikle sağlıklı olmalı. Gibi'de de biz sanatımızın kurallarını uyguladık. Hangi işi yapsak, ardından mutlaka bir “ya sizin çok değişik bir kafanız var...” gelir. O değişik kafanın aslında büyük oranda sanatımızın kurallarını uygulamaktan ibaret olduğuna insanları ikna etmekte büyük güçlük çekiyoruz. 

Yaptığınız bir filmin, bir dizinin, yazdığınız bir romanın vs başarılı olması için ilk şart, sizin o disiplini biliyor olmanız. Anlam yaratılan ve aktarılan bir sanat dalı yalnızca içgüdülerle, rastgele şekilde ve “bence”lerle icra edilemez.

Bizim işimizde “iyi- kötü”den evvel bir seviye vardır. 

Bir işe, bir filme, bir diziye kötü demek, şu demektir: Yapısı doğru ama hedeflediği şeyi vuramamış. “İyi – kötü” ikinci seviyedir. Önce doğru, sağlıklı dizi, sağlıklı film yapılmalı. Tabii ki bunu yapan müthiş insanlar da var çünkü oturup yaptıkları işi öğrenmişler. Bu kadar yalın bir gerçek.

Feyyaz ile çok iyi bir ikilisiniz. Feyyaz da her zaman sizden büyük bir saygıyla söz ediyor.

Eksik olmasın ama zaman zaman biraz abartıyor olabilir. Feyyaz'ın bana duyduğu saygının özü bir kere benim ondan 10 yaş büyük olmam ve o daha 21-22 yaşlarındayken bizim tanışmış olmamız. Onun saygısının önemli bir kısmı oradan geliyordur, sağ olsun. 

Bir de şu olabilir; ben onu tanıdığım andan itibaren ona hep çok inandım.

Benim çevremde olan aklı başında meslektaşlarımın bir kısmı o çocuğa baktıkları zaman o cevheri görmüyorlardı. Bu da beni çok öfkelendiriyordu. Oysa özel bir çocuktu Feyyaz… 

Bunu görmemek için kör olmak lazım. Biz bir sürü körlerin arasından geçtik. Çok zor günler geçirdi, bunların önemli bir kısmını paylaştık, birlikte yaşadık. Kader ortaklığı yaptık.

Neticede ben kendimi onun mentoru ya da ustası saymam. O da benim çırağım değil, benim çok sevdiğim bir arkadaşımdır. Abisi de çok yakın arkadaşım. Biz üç kardeş gibi son 15-16 yılı birlikte geçirmişiz. Ben ona ne kadar şey öğretmişsem, o da bana o kadar öğretmiştir.

Feyyaz'la ilk tanışmanızı daha önce ikiniz de röportajlarınızda anlatmıştınız. Televizyonda çalışırken bir gün Okan Bayülgen size Feyyaz’ı getiriyor, “Bu çocuk bir şey” diyor. Siz nasıl fark ettiniz onun başka bir adam olduğunu? 

Bir kere o dönem Okan Bayülgen şimdiki 20 yaşında bir çocuğun idrak edemeyeceği şöhrette bir adam. 

Şimdi öyle bir şöhret kalmadı.  

Ve etrafında çok fazla yetenekli yeteneksiz tip dolanır, o yörüngeye girer. 

O da bazen bunlardan birini tutar, ortamıza atardı. 

Bu kişilerin bir kısmı çok feci çıkar, bir kısmı bildiğiniz zincirlik deli çıkar, bir kısmı çok yeteneklidir ama iğrenç derecede tembeldir, bir kısmı dümdüz dolandırıcıdır falan.

Bir de, biz o dönem, her hafta canlı yayında birkaç programda bayağı milyonlarca insana hitap ediyorduk. 

Çok hızlı üretim yapılan bir yer. 

Birini eğitmeye falan kimsenin vakti yok.  

Dolayısıyla çok iyi hatırlamamakla birlikte, Okan Feyyaz’ı getirdiğinde, muhtemelen bu sefer kim bilir hangi deliyi getirdi diye düşünmüşümdür. Fakat şundan eminim, çok kısa bir zamanda Feyyaz’ın bambaşka bir tip olduğunu fark etmişimdir çünkü aksi imkansızdı.

Sanat, sepet, şöhret, para falan bunların kalın çizgilerle yaşandığı sektörlerde etrafınız namussuz insanlarla çevrilidir. 

Birinin üstüne basmak, daha çok kazanmak, daha çok kadın, daha çok adam, statü, prestij, takipçi falan filan, birçokları kafayı böyle şeylerle bozmuştur.

Tahmin ediyorum ki yine çok kısa bir zaman içinde şunu görmüşümdür, Feyyaz çok namuslu, çok kendini bilen bir çocuktur. O zaman ak dediğine sonra kara demez. Ona güvenirsiniz.

Yani benim onunla kader ortaklığı yapmam tesadüf değil. 

Çok özeldir Feyyaz. 

Beraber üretmek, birbirine güvenerek üretmek de müthiş bir konfor olmalı… Siz ikiniz ayrı ayrı işler yapsanız da muhtemelen çok başarılı olursunuz ama beraber üretiyorsunuz.

Feyyaz bana yarın dese ki “Abi ben artık seninle çalışmayacağım” veya “Ben artık hiçbir şey yapmayacağım”, o gün kalemi bir kenara koyarım. En azından ciddi manada uzun bir süre için.

O kalemi bırakırsa ben de bırakırım.  

Ben öyle yazmasaydım delirecektim tipi yazar değilim. Yazmak beni yaşamak istediğim hayata götüren bir tatış, bir araç. Kafamdaki sanatsal motoru başka yerlerde de çalıştırırım, hiç dert etmem.

Feyyaz'ın bana sunduğu muazzam bir konfor var ve bu konforu bu saatten sonra kimsenin bana sağlayacağını düşünmüyorum.

İki şekilde cevap vereyim. Birincisi, senaryo disiplininde, beraber üretirken bir kişi bir birim getiriyor, ikinci kişi de bir birim getiriyor; bu meslekte bunun toplamı iki birim etmez, yedi, sekiz, 10 eder. 

İki, üç kişinin sunduğu katkı nümerik olarak kendileri kadar değildir, çok daha fazladır. Yani doğru bir ekip halinde yazmak büyük avantaj getirir.

Hep bunu gördüm, kendim de bunu deneyimledim. Çünkü birbirindeki malzemeyi bulma işidir bu.

Biz hep şunu yaşarız. Mesela ben bir şey buldum ve onu diziye, filme koyduk diyelim. 

O bulduğum şey, aslında Feyyaz'ın sorduğu bir sorunun cevabıdır. Onu ben mi buldum şimdi? E bir de, Feyyaz ve benim gibi birbirine çok gülen, birbirini çok iyi tanıyan ve birbirine çok güvenen ve tırnak içinde işini de etüt etmiş, mesleği üzerinde çalışmış insanların ortaklığı tabii olarak iyi sonuç veriyor. 

Bir de, biz çok mutlu oluyoruz yaparken. 

Sen mutlu olunca ve “Tamam, biz bundan daha iyisini yapamayız” deyince senin gibi başka insanlar da işini beğeniyor.

Siz şimdi Londra'dasınız, Feyyaz da İstanbul’da. Nasıl bir araya geliyorsunuz? Google Doc’ta mı çalışıyorsunuz? Çalışma sisteminiz nasıl?

Ben Londra'ya 2017'de taşındım. Biz Ölümlü Dünya'yı yazmıştık. Sonraki bütün işlerde - Cinayet Süsü, Ölümlü Dünya 2, 6 sezon Gibi, Yan Yana - ben buradayım. Biz şunu keşfettik, biz her akşam mesai yapacağız deyip belirli bir saatte bilgisayar başına geçince bir saat bile olsa bu müthiş derecede verimli oluyor. Çünkü biz Feyyaz'la yan yana olduğumuzda birimiz oyun oynamaya başlıyor, diğeri başka bir şeye sarıyor, “Abi, 5 dakikaya başlayalım” diyoruz, bir şey oluyor ve bir bakıyorsunuz 15 saat gidiyor. Muhtemelen ben İstanbul'a geri dönsem yine ayrı evlerden Zoom yapmayı düşünürüz.  

Çalışma sistemi olarak da, ben kendimi bildim bileli Word kullanıyorum çünkü en basiti budur. Biz Google Doc'ta falan çalışırken huzursuz oluyoruz. O yazar, ben editlerim; ben yazarım, o editler. İmlası, künyesi şusu busu düzeltilmiş final versiyonlar hep benim kalemimden çıkar. 

Böyle dede gibi çalışıyoruz senelerdir.

Sonra bir asistan arkadaşımız o sayfaları Celtx, Final Draft falan gibi bir programa atar, oradan ilerlenir.

Peki bir ritüeliniz var mı? Yani her iş bittiğinde bir rakı içeriz gibi bir şey…

Yok. Yalnızca Feyyaz her iş bitiminde “Abi bizim bütün malzememiz, yeteneğimiz bitti, bu kadardı, bir daha asla hiçbir şey yazmayalım” diye müthiş bir yeise düşer, de ben de uzun uzun ona bunun doğru olmadığını anlatırım. Bu döngü her işimizde böyle tekrarlanır.

Ekşi Sözlük'le ilk tanınmaya başladınız, fark edilmeye başlanmanızın ardından Okan Bayülgen ile çalışma, sonra dergilerde yazıyorsunuz vs. Şimdiki medya düzeninde bunları yapar mıydınız veya yapabilir miydiniz sizce? 

Mümkün değil. Her şeyden önce benim kariyerim şans yumaklarıyla dolu. Bir gün bir arkadaşım benden rica ediyor, bir şey yapıyorum, onu biri görüyor, sonra gel bakalım diyor, böyle gidiyor. Bir kere öyle istasyonlar yok artık. Öyle bir şov programı mı var? Öyle dergiler, gazeteler mi var? İnternet benim kariyerime başladığım günkü gibi naif mi? Her şey değişik. Ben medyanın o elverişli haliyle bile kıl payı bir şeyleri kaçırsam, doğru zamanda doğru yerde olmasam şimdi Ankara'da “ilk romanıma artık başlıyorum!” falan diye oturuyor olurdum kesin. Şimdi imkanı yok. Şimdi şans da yetmez. Yeni sanatçılar benim hayal bile edemeyeceğim yeni koşullara uygun olarak ortaya çıkacak ve şekillenecek elbette.

Senaryo dersleriniz çok ilgi çekiyor. Hocalığı sevdiniz mi? 

Aslında benim bu meslekte en sevdiğim şey, öğretmek. Çünkü ben doğma büyüme öğretmenim. Benim anam öğretmen, babam öğretmen. Ve benim bildiklerimi başkalarına -biraz da yüksek bir tondan- öğretme eğilimimi ya da çok kötü huyumu diyelim, legalize edecek bir iş bu. Ben birinin ortak ilgi alanlarımızda bir şeyi bilmemesine dayanamıyorum. Çünkü kendim bilmediğim zaman da dayanamıyorum. Hayatta en sevdiğim şey, bildiğim bir şeyin karşımdaki tarafından anlaşıldığını ve artık ikimizin de onu bildiğini görmek. Paha biçilemez buluyorum bunu. 

İkincisi, çok eğlenceli. 

Üçüncüsü, çok kolay. Zoom’dan yapıyoruz. Kaşkola sarınıp amfiye gitmek yok, bilmem ne yok. Sigaramı, kahvemi koyuyorum. Her ders iki saat diyoruz ama yersen tabii... Neticede dört beş saat oluyor. Senaryo da aslında bahane, ben yazarlık üstüne konuşuyorum. 14, 15, 16, 17 hafta. Bu tabii müziğe, filme, filozofiye, mitolojiye dokunuyor. Çok geniş bir alanda akıl yürütüyoruz birlikte. Ben muazzam öğreniyorum, herkes de birbirinden öğreniyor. Çok güzel şeyler yazıyorlar. 

Peki, Londra'ya neden taşındınız? Sizin mesela düşünmenizi, bakmanızı, beslenmenizi, üretiminizi de etkiledi mi?

Londra'ya taşınmanın çok basit bir sebebi var. 

Ben 2015-16 yılları arasında sebebini sonradan keşfettiğim bir depresyona girdim. İstanbul'da 11-12 sene kimliğime ve kişiliğime hiç uymayan stresli bir hayat yaşadım. Ben bir şey yazıp ya da çekip birilerini eğlendirme fikrine yakın biri değilim, ben onu eşime dostuma yaparım. 

Televizyonda çalış, ekrana çık, toplantılara git, prodüksiyon yap bilmemne, sonra kitap evi aç… Bunların hepsini tabii ki isteyerek yaptım ama o yıllar beni çok yormuştu. 

Bir de İstanbul sevdiğim bir şehir değil. 100 sene yaşasam kendi irademle yapmayacağım şeyleri o 12 seneye sıkıştırmak beni bir depresyona itti.  

Sonra bir gün, bir arkadaşım bana Ankara Antlaşması’ndan söz etti. Benim de bir defteri kapatıp yeni bir sayfa açmaya ihtiyacım vardı. Ulan dedim, benim işim bir laptop ile değil mi? Tarlam yok, tapanım yok. Hadi Allah'a ısmarladık dedim. 

Geldim ve Heathrow Havaalanı'nda iyileşmeye başladım, bunu vücudumda ve zihnimde hissettim. Bir yıl sonra pırıl pırıldım. Hayatımda yaptığım en doğru şey olabilir.

Peki orada olmak üretiminizi nasıl etkiledi? 

Doğuştan nazik ve kolayca domuzluk edemeyen biri olarak, beni hayatta en çok yoran şey, kapıdan bacadan düşen herkesle ilgilenmek, kimseyi geri çevirmemek… 

Görüşmeyi arzu etmediğim insanlarla olan bütün kontağım kesildi. 

O insan seli fiziksel olarak kesildiği andan itibaren çok rahatladım. Burada seçtiğim yedi kişiyle bir hayat kurdum kendime.

O yüzden sektörde ne olmuş? Yeni yönetmen kim çıkmış? Onlar beni bilir, ben onları bilirim fakat hiçbiri şahsen tanımam. Çünkü böylesi benim için çok daha iyi.

Biz işimizde ilerledikçe, ürün sayımızı arttırdıkça ricacılar başlıyor. Bunu da anlıyorum. Bir çocuk senaryo yazmış, abi okur musun diyor, öbürü bilmem ne, albüm yapmış, dinler misin diyor falan. Yardım etme arzusu, fiziksel imkansızlık ve vicdan azabı arasında ezilip duruyorsun.

Türkiye'de olsam gerçekten kendimi asardım. O anlattığım süreçten sonra bir 10 yıl da bu insan enflasyonunu kaldıramazdım. Burada bilgisayarımı, telefonumu kapattığım anda bitti gitti.

Bir de, Londra'yı canı gönülden seviyorum. Yani bilgisayarımın başına oturup bir şehir tasarlasam, Londra olurmuş. 

Müthiş iyi geliyor bana.

Peki, arkadaşlarla oturup geyik yapmak, kalabalık gruplarda bir araya gelmek vs… Bunları özlüyor musunuz? 

Türkiye'ye hiç gelmiyor değilim ki. Türkiye turnesi diyorum ona; geliyorum, özlediğim arkadaşlarla buluşuyorum. Ama “Galaya gelir misin?”, gelemem, bilmem nereye gidemem. Bütün cefayı orada ekip arkadaşlarımız ve Feyyaz çekiyor, röportajlar vs.

Bir de Allah’tan, başarı kazanmış işlerinin kendisini de otomatikman süper biri yaptığını ve her konuda söz söyleyebileceğini düşünen tiplerden değiliz. Yıllardır bu sektördeyiz. Onların içinde harman olduk geldik. Ve hayat boyunda tiksindik o tiplerden. Kendini ortaya atıp herkesin ilgisini ve sevgisini talep etmediğin, sürekli kendini anlatmadığın zaman daha az gebe kaldığın, daha az hareket edebildiğin ve daha az insanla çok daha mutlu olabildiğin bir varoluş kurabiliyorsun.

Yan Yana’dan çıkınca roll caption’da sizin adınızı görünce çok göz önünde olmadığınız için sizi merak ettim ve internette dolanırken 12 yıl önce verdiğiniz bir röportaja denk geldim. Çok idealistsiniz, hayattaki seçimlerin öneminden bahsediyorsunuz. O günden bugüne hayat size ne yaptı?

Bir kere hayat bana çocukluğumda, ilk gençliğimde ve sonrasında hayal edebileceğimden çok daha cömert davrandı. Şansım hep yaver gitti. 

Ben hayatta seçim yapmaya ve karar almaya çok inanıyorum. Bedelini ödediğin müddetçe. 

Çünkü çocukluğumda, gençliğimde, meslekte çok fazla şikayet eden insan gördüm. Doğru şeyler hakkında değil, hiç dönüp kendine bakmadığı, hiç kendi artı eksilerini tartmadığı, kendini bilmediği için… 

Hani malum laf vardır ya hedefleri kapasitesini aşan insan.  

Ben sürekli bunlarla düşüp kalktım ve hedef nedir, hayal nedir, sen kimsin bunlara erken yaşlarda uyandım. Ve üniversite yıllarında, hayatta bir yön, bir meslek, bir oluş biçimi falandan ziyade bir hayat tasarladım kendime. 

Mutlu olacağım bu hayat tasarımına beni hangi meşgale götürür? Yazarlıkta karar kıldım. Ve şikayet etmeyi bıraktım. 25’imde ya da 60’ımda bir gün oraya varacağımı da biliyordum. 

Varamazsam da oraya doğru gitmekten çok erken vazgeçip böyle ülser olup hiç sevmediği bir işte çürüyen biri olmayacaktım. 

Ödenecek bedel bile öbür alternatiften daha iyiydi bana göre. Bu öngörümde haksız çıkmadım. 

Sektörde biraz ismin duyulmaya başlanınca, hemen teklifler gelir, geldi. 

Ve o tip şeylerin birçoğunun o hayal ettiğim hayattan beni uzaklaştıracağını hissettim, o hislerim de doğru çıktı. Dolayısıyla çok aç biilaç ama çok mutlu yıllar da geçirdim. Bedel de ödedim. Yalnızlık, parasızlık, statüsüzlük… Düşünün, 36-37 yaşlarında, diyorsunuz ki benim ben olduğuma dair hiçbir iz yok dünyada. Yani sizin Goethe olmanız gerekmiyor ama her kimseniz ona dair birkaç iz bırakmış olmak istiyoruz. Beklemeyi öğretiyorsunuz kendinize. Ama beklerken de okuyarak yazarak hep sanatımla ilgilendim, hiç boş durmadım, hep öğrendim.

Sonunda bu inancın semeresini aldım, şans geldi işte kulaklarımızdan tutup götürdü. Hayat benim inandığım şeyi doğruladı. Doğrulamasaydı da bugün, ben size yine umutla derdim ki bir gün doğrulayacağını düşünüyorum. Çünkü öbür türlüsü çok fena yani onu yapamam.

Ayrıca göz yaşartıcı derecede iyi arkadaşlarım oldu. Hiç düşmeme izin vermediler. Bu kadarını hak ediyor muydum? İnsan gerçekten soruyor bunu kendine. Çok iyi, çok yetenekli insanlarla çalıştım. Bugüne kadar teşriki mesai yaptığım bir tek kişi bile benden kötü değildi, hepsi şu ya da bu anlamda benden daha iyiydi. Hep onlardan öğrendim, hep destek gördüm. 

Peki, hayat size ne öğretti? 

Şikayet etmeyi bırak, elinden geleni yap. Bugünkü jenerasyonda temel problem bence şu: olmak arzusu var, yapmaya dair hiçbir şey yok. Yazar, senarist, şarkıcı olmak istiyor, orada adı yazsın istiyor, albümleri 5 milyar satsın istiyor. Peki, yapıyor musun bunları? Hayır. Benim salık verebileceğim şey, olmak yerine yapmaya odaklanmak. Olmaya çok engel var, yapmaya engel daha az. Olmak sizi hayal kırıklığına uğratabilir, yapmak her zaman mutlu eder. Üstelik yaparsanız, olursunuz da.

🦉
Fayn’ın ücretli aboneleri arasına katılarak topluluk odaklı gazetecilik modelimizi destekleyebilir, tüm içeriklerimize sınırsız şekilde erişip abonelere özel topluluk etkinlikleri için davetiye alabilirsiniz.
Şimdi abone ol!
Bağlantı kopyalandı!