Sevgi Soysal’ın yazılarına konu olmuş Yenişehir’de, bir öğle vakti herkesin bir yere yetişme telaşı vardır. Ankara’yı böyle anlatır. Bugün o telaş hâlâ burada. Sadece öğle vakti değil; sabahın erken saatlerinde, akşam iş çıkışında, hatta hafta sonu bir şeyler içip döneyim derken bile. Şehrin temposu değişmedi. Yalnızca sıkıştı.

Sabah saat 08.00. Ankara’da bir durak. Otobüs tabelada var, mobil uygulamada da görünüyor. Hangi saatte geleceği yazıyor, hatta kaç dakika kaldığı bile belli. Sorun belirsizlikten ziyade bekleme süresi. Çoğu zaman, otobüsü bekleme süresi yoldan daha uzun. Evle işyeri arası kuş uçuşu belki 15 dakika. Ama yürüyerek gitmek mümkün değil. Bu şehirde yollar, kaldırımlar ve kavşaklar yayayı hesaba katmıyor. Şehir seni bir yaya olarak tanımıyor. Diğer araçlar fark ederse şanslısın. 

Yürüyemedin diyelim. Otobüse bindin. Aktarma gerekiyor. Metroya inmek için karşıdan karşıya geçmen lazım ama bu da başlı başına mücadele. Üst geçit var, asansör çalışmıyor. Alt geçit var, karanlık. Gece saatlerinde metro zaten yok. İşten ya da okuldan çıkıp biraz kafa dağıtmak istiyorsun. Tunalı’ya gidiyorsun mesela. Bahçelievler’de arkadaşınla oturmak istiyorsun. Ama varmak iki saatini aldığı için oturur oturmaz son metroya yetişme hesabı başlıyor.

Ankara, planlandığından çok daha fazla büyümüş bir şehir. Depremden sonra yaşanan göçle birlikte bu tablo daha da belirginleşti. Nüfus arttı, otobüsler doldu, trafik yoğunlaştı, sefer sayıları yetersiz kaldı. Arabası olanlar, sanki şehrin başka bir Ankara’sında yaşıyor gibi. İncek’te, Yaşamkent’te, Bağlıca’da kurulan yeni yaşamlar, arabasız düşünülmüyor bile. Bu bölgelerde gündelik hayat bir araba simülasyonunda akıyor.