Bana şu soru çok sık sorulur: Yazdıklarınız otobiyografik mi? 

Soran kişi öyle olduğundan ne kadar emin olsa da genelde bu soruya cevaben, yarattığım karakterlerin ben olmadığımı söylemekle yetinirim. Anlattığım şey kendi hayatım değil. 

Sahiden de ben değilim hiçbiri. Ama her birini iyi tanıdığımı söylemeliyim. Onları o kadar uzun süre aklımda gezdiriyorum ki, sonunda benim için gerçek birer insana dönüşüyorlar. Böylece yazmaya başladığımda her birinin huyunu suyunu; yalnızlıklarının, çaresizliklerinin, öfkelerinin ya da sevinçlerinin neye benzediğini çok iyi biliyor oluyorum. Yani yazmaya niyet ettiğim hikayenin evrenini avcumun içi gibi tanır hale gelmiş oluyorum daha baştan. Okurdaki gerçeklik duygusunu yaratan, kimine “acaba kendi hayatını mı yazıyor?” dedirten birinci şey sanırım bu. 

Öte yandan parçaları bir araya getirirken metne kendi yaşamımın içinden, gündelik hayata dair kişisel gözlemlerimin bana sunduğu malzemenin içinden bakıyorum. Bu da benim Melisa olarak yaşadığım hayatın, şahitliklerimin, ruh halimin, duygularımın, kırklı yaşlarda bir kadın oluşumun, İstanbullu oluşumun metne sızmasına müthiş bir olanak tanıyor.