Yalçın Küçük bu ülkenin yetiştirdiği en ayrıksı, en kavgacı ve en donanımlı aydınlarındandı. Yerinin doldurulacağını düşünemiyorum. Çok sık kullandığı bir deyimle “müthiş 60’lı yılların”, sol düşüncenin yükselişe geçtiği dönemin parlak bir temsilcisiydi. 

Hep kavga adamı oldu. John Steinbeck’in ünlü Bitmeyen Kavga romanında, ölen kahramanın ardından söylenen bir sözü onun için rahatlıkla söyleyebiliriz: O kendisi için hiçbir şey istemedi. Eşitlikçi bir düzende, bu ülkenin insanının daha özgür, daha mutlu olmasını istedi. Bu uğurda onlarca kez gözaltına alındı, onlarca yıl hapisle yargılandı ve yıllarca hapis yattı.

1985 yılında taşralı bir genç olarak Ankara’ya, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne üniversite öğrencisi olarak geldiğimde çoğu hevesli genç gibi Türkiye’yi, dünyayı, büyük kenti tanımaya ve etrafa uyum sağlamaya çalışıyordum. 12 Eylül askerî darbesinin etkileri her yerde hissediliyordu. Ağır, karanlık, puslu bir havaydı açıkçası. Yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. 

27 Mayıs 1987 günüydü. 2. sınıf öğrencisiyim. Bir arkadaşımın önerisiyle gittiğim, 27 Mayıs darbesinin yıldönümü için düzenlenen bir toplantıda ilk kez Yalçın Küçük Hoca’yı çıplak gözle görme fırsatım oldu. Tavrı, kendine güvenli dili hoşuma gitmişti. “Kim bu adam?” diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum. Yalçın Hoca ile tanışıklığım böyle başladı. 

Kendimi çok şanslı hissediyordum

O dönem 12 Eylül karanlığına karşı üniversitelerde başlayan Öğrenci Dernekleri hareketinin içindeydim. Bir taraftan da elime ne geçerse okuyordum. Yalçın Küçük hocanın kitap yazma hızına onun kitaplarını okuyarak yetişmeye çalıştığım bir dönem oldu.  

Kendimi çok şanslı hissediyordum, çünkü Yalçın Hoca’nın seveni sevmeyeni kabul eder ki çok üretken bir yazardır. İlk okuduğum kitabı yanılmıyorsam Küfür Romanları idi. Daha sonra Aydın Üzerine Tezler’in ciltlerini art arda okumaya başlamıştım.