İnternette karşımıza çıkan yapay zekâ videolarını mutlaka izliyorsunuzdur. Artık bir görüntü elde etmek için gerçek dünyaya bakmaya, bir anı kamerayla kaydetmeye gerek yok. Yapay zekâ, hiç yaşanmamış olayları, hiç var olmamış dünyaları görüntüleyebiliyor.
Kamera, 1888’de Louis Le Prince’in geliştirdiği biçimiyle, dünyadan bir kesiti kaydetmenin aracıydı. Elbette hiçbir zaman gerçeğin kusursuz bir aynası olmadı; her görüntü, onu kaydeden kişinin bakışını da taşıyordu. Ama o bakışın karşısında, kaydedilebilecek gerçek bir dünya vardı. Yapay zekâ ise artık o dünyaya bakmadan, istenen görüntüyü üretebiliyor.
Bu, yalnızca gerçekliğin değil, kameranın da ölümü anlamına mı geliyor? Yoksa görüntüyle kurduğumuz ilişki mi baştan aşağı değişiyor?
Peki, görüntüyle gerçeklik arasındaki zorunlu bağ koparsa ne olur? Bir hikâyeyi anlatmak ya da doğrulamak için o hikâyeye ait gerçek bir görüntüye ihtiyaç duymadığımız bir dünyada, gerçekliğe dair kabullerimiz nasıl değişir?
Bu soruların peşine, belgesel sinema ve bağımsız video üretimi alanlarında önemli çalışmalar yapan Ümit Kıvanç ve Koray Kesik’le düştük.
“Bu bir politik değişime neden olur”
Belgesel sinema alanında çalışan görüntü yönetmeni, kameraman ve yönetmen Koray Kesik’e göre, yapay zeka destekli videoların ortaya çıkışı aynı zamanda çok önemli bir politik değişim de demek:
“Gerçekliği temsil etme gücüyle gerçekliği üretme gücü birbirine yaklaşıyor. Ve bu gücü kimin elinde tuttuğu sorusu ortaya çıkıyor. Eskiden tartışma çoğunlukla şuydu, ‘Gerçekliği kim, nasıl gösteriyor?’ Şimdi buna bir soru daha ekleniyor: ‘Ortada gösterilen bir gerçeklik var mı?’ Bir görüntünün gerçekliğe referans vermesi artık zorunlu değil. Bu nedenle yapay zekayı sadece, sahte görüntü üreten teknoloji olarak görmek yetersiz. Daha temel bir dönüşüm var. Görüntü ile gerçeklik arasındaki zorunlu bağ kopuyor. Bunun politik sonucu da, gerçekliği temsil edenlerle gerçekliği üretenler arasındaki sınır bulanıklaşıyor.”
