Kahveyi nasıl tercih ettiğiniz hakkınızda çok şey söylüyor olabilir.
Türk kahvesinden vazgeçemeyen, bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırını unutmayanlardan mısınız? Yoksa filtre kahve ya da espresso içmeden sabah gözünü açamayanlardan mı?
Belki de kahve zincirlerindeki akılda tutması zor, pek çok spesifik tercih barındıran, 4-5 kelimeli nev-i şahsına münhasır özel kahvelerin tutkunusunuz.
Peki kahve tercihinizin hatta toplum olarak kahve tercihlerimizin yalnızlıkla bir ilgisi olduğuna inanır mısınız?
Amerika Katolik Üniversitesi’nde siyaset profesörü olan Jakub Grygiel, The Washington Post için kaleme aldığı analizinde, giderek yalnızlaşan toplumla kahve tercihleri arasında bir bağ kuruyor.
Grygiel’e göre, bireyler kendi kabuklarına çekildikçe kahve içmek bir iletişim yolu ya da muhabbet kanalı olmaktan ziyade, kişisel zevklerin sergilendiği bir gösteri alanına dönüşüyor.
Kahve tercihleri ve yalnızlık arasındaki ilişki
Amerikan Ulusal Kahve Derneği’nin (NCA) verilerine göre, geçen yıl Amerikalıların %46’sı en az bir çeşit "spesiyal" kahve tüketti. Bu oran, geleneksel sade kahve içenlerin (%42) önüne geçmiş durumda.
Grygiel, bu verilerle bir başka istatistik arasında bağ kuruyor. Ona göre, spesiyal kahve tüketiminin 2011’den beri %84 artmasıyla, yalnızlık salgınının yükselişi arasında bir ilişki var.
Amerikan Psikoloji Derneği’ne (APA) göre, yetişkinlerin %54’ü kendini izole edilmiş hissediyor. Yarısı ise "sık sık veya bazen" arkadaş sevgisinden mahrum kaldığını belirtiyor.
Grygiel bunun bir rastlantı olmadığını düşünüyor, çünkü ona göre kahve tercihlerimiz sadece karakterimizi değil, toplumla kurduğumuz bağı da yansıtıyor. Örneğin tuzlu karamel mocha latte veya yulaf sütlü baharatlı chai söylemek, “özenli ve özelleştirilmiş” kişisel isteklerinizin olduğunun bir beyanı haline geliyor.
Arzularınız karmaşıklaştıkça, bir ayrıcalık kazandığınız hissine kapılıyorsunuz. Sonucunda da basit ve ortak kültürel ritüeller, yerini yavaş yavaş daha bireysel ve özel tercihlere bırakıyor.
Bireysel arzuların kontrolü
Kafeinli içeceklere karşı gelişen bu seçiciliğin miladı, belki de 1995 yılında Starbucks’ın Frappuccino servisine başlamasına kadar uzanıyor. Ancak Grygiel, "spesiyal kahve" tüketimindeki bu devasa artışın, piyasaların talebi karşılama eğiliminden daha fazlası olduğunu savunuyor.
Ekonomistlerin "segment of one" (tek müşterilik segment) olarak adlandırdığı bu pazarlama stratejisi, aslında günlük içeceklerini kişiselleştirerek hayatlarına anlam katma arayışında olan müşterileri şımartmayı hedefliyor.
Yazarın analizine göre normalde yaratıcılığın bir parçası gibi sunulan bu kişiselleştirme sürecinin toplumsal bir maliyeti de var. Grygiel, bu bedeli açıklarken 18. yüzyılda yaşamış, muhafazakâr düşüncenin temellerini atan isimlerden siyasetçi ve düşünür Edmund Burke’e de başvuruyor.
Zira Burke’e göre iştahımızın bize hükmetmesine izin verdikçe sivil özgürlüklerimizi riske atıyoruz:
“İrade ve iştah üzerinde bir kontrolümüz olmadıkça toplum var olamaz; bu kontrol bireylerin kendisinde ne kadar az ise, dışarıda da o kadar fazla olmalıdır.”
Burke’ün teorisine göre, bireyin kendi iradesi ve iştahı üzerinde içsel bir kontrol mekanizması yoksa, bu kontrolün dışarıdan (yani devlet veya otorite tarafından) sağlanması kaçınılmaz hale geliyor. Dolayısıyla, giderek daha karmaşık içecekler icat ederek arzuları sınırsızlaştırmak, toplumun temellerini sarsan ve özgürlüğü tehlikeye atan bir eyleme dönüşüyor.
Profesör Grygiel’e göre, vanilyalı ve kremalı soğuk kahve tüketmek gibi görünüşte masum bir eylem, aslında iştahımızın bize hükmetmesine izin verdiğimiz bir sürecin parçası oluyor.
Sade kahve ve toplumsal bağlar arasında ilişki var mı?
Analizde, Amerikalıların bu karmaşık kahve tutkusu ile İtalya’nın sade kahve kültürü arasında çarpıcı bir karşılaştırma yapılıyor. Örneğin İtalya’da hâlâ sade espresso ve sadece öğleden önce servis edilen cappuccino menüsü hâkim. Ülkedeki yaklaşık 150 bin "bar", devasa menüler yerine hızlı bir içecek servisi ile sohbet önceliği sunuyor.
İtalyanların "fancy" kahve anlayışı bile, sadece bir kaşık süt köpüğü veya bir miktar sambuca (anason aromalı bir İtalyan likörü) eklemekten öteye gitmiyor.
İtalya’da kahve içerken insanların önceliği, yabancılarla veya arkadaşlarıyla hızlıca ayaküstü sohbet etmek. Starbucks’ın 2018 yılına kadar Milano’da şube açmaya cesaret edememesi ve İtalya’daki geleneksel bar kültüründe bir iz bırakamaması, Grygiel’e göre sade olanın toplumsal bağları korumadaki başarısını gösteriyor.
Toplumsal kurtuluş için basitliğe dönüş
Grygiel, yazısını sonlandırırken menüleri sınırlandırmayı, sırayı hızlandırmayı ve "teatral bir gösteriye" dönüşen kişiselleştirilmiş siparişleri ortadan kaldırmayı öneriyor. Ona göre bu sadece bir tüketim tercihi değişikliği değil, aynı zamanda iştahın üzerinde bir kontrol kurarak toplumsal yapıyı onarma girişimi.
Türkiye’de ise kahve tüketimi son 10 yılda yaklaşık dört kat artmış durumda. Kahve zincirlerinin sayısı her geçen gün artıyor. Ancak hâlâ Türk kahvesi en çok tercih edilen kahveler arasında açık ara önde… Peki bu bize dair ne söylüyor? Prof. Grygiel’in yaptığı araştırmanın Türkiye için yapılmış bir benzerini okumak dileğiyle…
