Merhabalar, Fil Hafızası’na hoş geldiniz!
Fi tarihinden kalma meseleleri anlatmaya devam ediyoruz.
Ezber odaklı okul müfredatı sayesinde adını hatırladığınız ama gerisi kocaman bir boşluk olan Osmanlıca terimleri hatırladınız mı?
Ben 24 yaşındayım ve hatırlıyorum…
Benim gibi okulda öğrenemediklerinin peşine düşmek isteyenler için, söz ettiğimiz o terimlerden biri olan, 140 yılı aşkın zamandır tartışılan bir cemiyete ve onunla ilişkili isimlere mercek tutacağız.
1889’da dört askeri tıp öğrencisinin “Bu memleket nasıl kurtulur?” düşüncesiyle tohumları atılan İttihat ve Terraki…
Ülkenin tarihine damga vuran bu cemiyetin kuruluş yıllarına, kurucularına ve geçirdiği değişimlere bakacağız.
İstanbul’da doğup, gelişmek için Paris’e göçen, Selanik’teki cemiyetle birleşince güçlenen yolculuğunun izini süreceğiz.
Haydi başlayalım…
İstanbul Gülhane’de o zamanlar bir okul var…
Adı Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane…
Bu, askeri doktor yetiştiren okul demenin şaşaalı ve eski yolu.
Bir teneffüs saati öğrencilerden İbrahim Temo ile İshak Sükûti konuşuyor.
İbrahim Temo, “Dert yanacağımıza faaliyete geçmek, bir cemiyet olarak çalışmak lazım” der.
Sonra arkadaşları Abdullah Cevdet ile Mehmed Reşid’i katılır.
İttihat ve Terakki’nin kuruluş hikayesi de bir ders arası sohbetiyle başlar.
Cemiyetin kuruluş tarihi 2 Haziran 1889’dur.
Peki neydi onları birleştiren sebep?
Şimdi zaman çizelgesinde biraz daha geriye gitmek, bu tepkinin neden doğduğuna bakmak lazım.
1789’daki Fransız İhtilali’nden sonra dünya 19. yüzyılı çok hareketli geçirdi.
Özgürlük ve eşitlik kavramları her yere yayıldı.
Sanayi devrimi hayatı, sosyal ilişkileri, iş hayatını, üretim şekillerini tümden değiştirdi.
Ayrılıkçı hareketler başladı.
Osmanlı İmparatorluğu da sanayi devriminde geride kaldı.
Devletin gücü zayıfladı.
Bu ortamda bir anayasa talebi doğdu.
Abdülaziz’in Yeni Osmanlılar tarafından devrilmesi ve hâlâ intihar mı, cinayet mi diye tartışılan ölümünün ardından Beşinci Murad, Kanun-i Esâsi’yi yani anayasayı ilan etmek şartıyla tahta çıkarıldı.
Ama kısa sürede akıl hastalığı gerekçesiyle yerine, aynı sözü veren II. Abdülhamid getirildi.
1877’de Kanun-i Esâsi ilan edildi, böylece I. Meşrutiyet dönemi başladı.
Ama bir süre sonra II. Abdülhamid meclisi feshetti ve anayasayı kaldırdı.
Osmanlı’da artık istibdat, yani büyük bir baskı dönemi vardı.
Padişahın kurduğu hafiye yapılanması sürekli bir şikayet edilme tehdidi yaratıyordu.
İmparatorluğun çeşitli yerlerinde de isyanlar sürüyordu.
Devlet nasıl kurtulacaktı?
İşte bu dört öğrenciyi İttihat ve Terakki’nin temellerini atmaya götüren şartlar böyleydi.
İki yıl sonra sayıları 100’ü bulmuştu.
İlk kurulduğunda adı İttihad-ı Osmani yani Osmanlı Birliği’ydi.
İmparatorluğun içindeki çeşitli milletlerle birlik olmak fikrine dayanıyordu.
Ve örgütlenme hızlandı.
Bazı tarihçiler, Cemiyet’in gizli örgütlenme yapısını, İtalyan kömürcülerin kurduğu Carbonari teşkilatından aldığını söyler.
Küçük küçük halkalar vardı.
Üçer kişilik bu halkalardan sadece bir kişi, diğer bir halkadaki bir kişiyi tanırdı.
Halkalardan birinin deşifre olması, diğerlerinin açığa çıkmasını önlerdi.
Üye olmak isteyenler özel ritüellerle yemin ederdi.
Cemiyetin bir de arması vardı.
Modern casus dizilerindeki işleyişi andıran bir düzen diyebiliriz…
Şimdiye kadar İttihad ve Terakki denince tarih derslerinden akla ilk gelen ne Enver, ne Talat ne de Cemal Paşa’dan bahsettik.
Çünkü o tarihlerde ya çocuk ya da çok genç yaştaydılar.
Cemiyetin ilk yılları
Peki cemiyetin ilk yıllarında kimler ön safhaya çıkıyordu dersek ilk sıraya Ahmed Rıza’yı koymak gerek.
Ahmet Rıza, 1858’de İstanbul’da doğdu.
Baba tarafı yıllarca saraya hizmet etmiş fakat sonunda ya idam ya da sürgünle karşılaşmışlardı.
Çok idealistti, dönüşümün eğitimle başlayacağını düşünüyordu.
Fransa’da ziraat okuyup memlekete döndükten sonra bir süre Bursa’da maarif müdürlüğü yaptı.
Ama adı “hürriyet taraftarı” diye çıkınca 1889’da Paris’e gitti.
Önceleri Osmanlı’da gördüğü yanlışları, neler yapılması gerektiğini birer mektupla padişaha gönderdi.
Hiçbir adım atılmadığını görünce bunları yaymak için bastırmaya başladı.
Padişahın onu susturmak ve memlekete döndürmek için gönderdiği paraları hep reddetti.
“Paraya gerek yok, Meclis-i Mebusan’ı açın, padişahın övücüsü ben olurum” diyordu.
Bazı ittihatçılar da baskılardan kaçarak Paris’e gelmeye başlamıştı.
Anlayacağınız Paris o zamanlarda da popüler bir destinasyondu. Tabii turizm için değil…
