Bazen kendinizi hiç anlam veremediğiniz tepkiler verirken buluyor musunuz? Partneriniz mesajınıza geç döndüğünde yaşadığınız orantısız öfke, arkadaşınızın alelade bir şakasıyla gelen dışlanma hissi, onaylanma ihtiyacı...
Tüm bunların beraberinde getirdiği pişmanlığın üstünü örtecek sebepleriniz de hazır muhtemelen. Ya ek mesai yaptığınız için sinirlisiniz ya da bir önceki gece uyuyamadığınız için gergin.
Bunların hepsi doğru olabilir ama sebep belki bugünde değil, çok daha gerilerdedir. Zira Psikoterapist Nickan Arzpeyma’ya göre, bu ani duygusal patlamaların ve bitmek bilmeyen çatışmaların altında eski bir hikâye yatıyor: Hiç görülmemiş, güvende hissettirilmemiş ya da sevgisi bir şarta bağlanmış o “içimizdeki çocuk.”
İçimizdeki çocuk, psikodinamik psikoterapide kullanılan bir metafor. Çocuklukta şekillenen duygusal anıları, yarım kalmış deneyimleri ve başkalarıyla kurduğumuz ilişki biçimlerini temsil ediyor. Ve bir yetişkin olarak zorlandığımız anlarda onunla temas etmeyi başarmak, geçmişi değiştirmese de bugünü düzeltmeye yarıyor.
“Normal” bir ailede büyümek yeterli mi?
Anne, baba veya bir başka bakım verenin yokluğunda hayatta kalmamız mümkün değil. Doğduktan kısa bir süre sonra ayaklanıp sürüsüne katılan hayvanların aksine insanlar, uzun bir süre boyunca bakım verenine bağlı olarak yaşam becerilerini kazanıyor. Dolayısıyla o dönem temas ettiği kişilerin davranış biçimleri, geri kalan yaşamını şekillendirmede etkin rol oynuyor.
Psikanalistler Melanie Klein ve Donald Winnicott gibi isimlerin öncülük ettiği “nesne ilişkileri kuramı”nın savunduğu da bu: Bakım verenlerimizin davranış şekillerini içselleştiriyoruz. Annemizin şefkati kadar ruhsal sancılarıyla, babamızın tutarlılığı kadar dengesizlikleriyle de yoğruluyoruz.
Haliyle mükemmeliyetçi bir ebeveyn içinizde yıllar yılı susmayacak eleştirel bir sese dönüşebiliyor. Ya da duygusal olarak ihmal edilmiş bir çocuk, en ufak bir sessizlikte dünyası yıkılmış gibi hissetmeye devam edebiliyor.
Üstelik duygusal izlerinizin kökeni illa da büyük travmalar, felaketler olmak zorunda da değil. Arzpeyma’ya göre ebeveyniniz çok meşgul olduğu için hemen büyümek zorunda kaldıysanız, duygularınız “Aman canım bunda ne var?” denilerek küçümsendiyse ya da sevgi sadece uslu, başarılı, uyumlu olduğunuzda verildiyse de içinizdeki çocuk bir yerlerde yarım kalmış olabilir.
Bu döngüden nasıl çıkılır?
Bugünkü davranışlarımız geçmişin bir tezahürü gibi. Dünde olanı değiştirmek mümkün değil, olan oldu, yaşanan yaşandı. Ama bu demek değil ki artık elimiz kolumuz bağlı.
Bazen bedenimiz geçmişteki bir acıyı hatırlayıp “hayatta kalma moduna” geçiyor ve tam o an bir şeyler patlak verebiliyor. Ama çocukken ihmal edildiğimiz için ömür boyu mağdur, bir kere böyle içselleştirdik diye çaresiz ya da abartılı tepkiler veriyoruz diye suçlu değiliz.
Bu döngüden çıkmanın, içimizdeki çocukla temas etmenin yolları var. Ona acıyarak ya da onun gibi davranarak değil elbet. Aksine, bir yetişkin sorumluluğu alarak: durarak, olanı biteni tartarak ve o yoğun duyguyu yatıştırarak.
Mesela, beklediğiniz bir mesaj geç geldi diye yoğun bir panik yaşıyorsanız durun ve kendinize sorun: “Şu an kendimi kaç yaşında hissediyorum? 5 mi? 12 mi?” Bu soru, yaşadığınız yoğun duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlayabilir.
Duygular yükseldiğinde kendinizi hırpalamak yerine, bir bakım veren şefkatiyle yaklaşmayı deneyin. Yani sesleri ayırın: “Bir yanım şu an tetiklenmiş durumda ama diğer yanım güvende olduğumu biliyor.” Ayaklarınızın yere bastığını hissedin, odadaki objeleri sayın. Bu, sinir sisteminizi şimdiye geri getirir. Buna “fiziksel çapalama” deniyor.
Geçmişe bir mektup yazın
Nickan Arzpeyma’nın seanslarında sıkça başvurduğu bir yöntem de geçmişe mektup yazmak. Bu, zihnin zaman algısını değiştiren oldukça güçlü bir yüzleşme biçimi.
Kilit nokta, o zamanlar en çok duymaya ihtiyaç duyduğunuz ama mahrum kaldığınız o ses tonunu bugün kendi kendinize inşa etmek. Eleştirmeyen, yargılamayan, “seni görüyorum ve anlıyorum” diyen, şefkatli bir yetişkin tonuyla kurulan bu diyalog, geçmişteki o duygusal boşluğu bugünkü yetişkin bilincinizle onarabilir.
İçimizdeki çocukla temasta olmak acıyı yok etmez ama sizi savurmasına engel olur. Hayat artık sadece “tehlikelerden kaçma” veya “hayatta kalma” çabası olmaktan çıkar, daha yaratıcı ve daha özgür bir alana dönüşür.
Nickan Arzpeyma’nın da dediği gibi; “Görmezden geldiğimiz her duygu, gelecekte daha büyük bir gürültüyle geri döner.”
O gürültüyü duyduğunuzda ürkmeyin, mantıksız bir tepki verdiğinizi düşündüğünüzde kendinize fazla yüklenmeyin. Sadece durup düşünün: “Şu an kaç yaşındayım?”
Verdiğiniz cevap hikayenin geri kalanını çözmenize de yol açacaktır.
