Günümüzün en belirgin gündem kurgularından biri: Dehşet ve kaygı uyandıran olay ve örüntülerin belirli aralıklarla dolaşıma sokulup sonra yerini yeni vakaya bırakarak soğutulması. Böylelikle aslında yeni bir şey öğrenemiyoruz, sadece eski körlüklerimizi tekrar ediyoruz. Son haftalarda hararetle konuştuğumuz Epstein dosyaları açısından da durum biraz böyle işliyor. Ortada çok sarsıcı bir gerçek varken biz yine kaçış yollarını tartışıyoruz.
Epstein dosyaları yeniden dolaşıma sokulduğunda tartışma üç ayrı hatta aynı hararetle açıldı. İlki, doğrudan çocuk ve genç kadın istismarı ve sınıf-imtiyaz ilişkisi üzerineydi. İkinci hat çok geçmeden komplo teorilerine savruldu. Üçüncüsü ise üzerine en az konuşulan hat: Genç kadın ve kız çocuk bedeni etrafında kurulan kültürel arzu rejimi.
Oysa mesele bu hatlardan birinde değil tam da bu üç hattın kesişiminde duruyor.
Çocuk istismarı zaten başlı başına dehşet verici bir gerçek. Bunun dehşetini idrak etmek için ayinlere, yamyamlık söylentilerine, şeytani mitolojilere ihtiyaç yok. Ama tartışma hızla oraya kayıyor. “Hangi sembol?”, “Hangi gizli ağ?”, “Hangi ritüel?” soruları dolaşıma giriyor. Şiddetin kendisi yetmezmiş gibi bir de metafizik dekor aranıyor.
“Çocuklar yenmiş” ya da “asit kuyularında eritilmiş” dediğimizde taciz, tecavüz, istismar, ailelerinden ve hikayelerinden koparılan çocuklar ve geleceği karartılan genç kadınlarla ilgili gerçeğin sarsıcılığı, kademe yitiriyor. Sürekli “daha dehşet verici olanı beklemek” merhamet yorgunluğunu artırıyor, acı eşiğini aşındırıyor.
Acı hakikatin üzerinden geçen toplumsal ezberler
Bunca yaygın bir kötücüllüğe, istismara, şiddete doğrudan bakmak zor. Şeytanlaştırdığımız andaysa rahatlıyoruz.
