Bu defa önce “seyrettiğim”, sonra okuduğum bir kitapla ilgili bir şeyler yazmak niyetindeyim. Bu normalde yaptığım bir şey değil, yani bir eserin önce sinema uyarlamasını seyredip ardından kendisini okumak... Yönetmenin ve/veya senaristin kendine has yorumuna maruz kaldıktan sonra romana sıfır kilometre duygularla başlamak ve sinemanın o kocaman etkisinden sıyrılıp hikayeye dair kendi okur deneyimini oluşturmanın pek kolay olmadığını düşünüyorum.
Öte yandan ben galiba uyarlamalar konusunda biraz önyargılı bir okurum, kendi hayal gücümle, okur zihnimin içinde gönlümce ete kemiğe büründürdüğüm, kendi kafa sesimle okuduğum bir hikayenin bir yönetmenin bakış açısıyla inşa ettiği yepyeni versiyonunu görmekten her zaman hazzetiğimi söyleyemem. Bu bana niyeyse o kitabı okumuş ve fazlasıyla kişiye özel bir okuma deneyimi yaşamış okura haksızlık gibi gelir çoğu kez.
Okunmak üzere yazılmış bir metin seyirlik bir şeye dönüşürken sıklıkla ağırlığını yitirir gibi gelir. Ama bu demek değil ki bir seyirci olarak bu önyargımı haksız çıkaran nice filmle ya da diziyle karşılaşmadım; metne duyduğum hayranlığın bazen de bazı müthiş uyarlamalar sayesinde yeni bir seviyeye ulaştığını söylemem lazım. Sinema edebiyata bazen kötü bir şey yapıyor, evet, ama bazen de uyarlama gibi aşırı zor bir işi üstlenen ekip, metni ve yazarını ama en çok yazarın temeldeki niyetini öyle iyi anlıyor ki, ortaya koyduğu ürün kitabın etkisini bine katlıyor.
Bir hafta kadar önce Netflix’te seyrettiğim Tren Düşleri’nin, seyredip bitirdikten sonra aslında bir roman uyarlaması olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım ve tabii ilk işim koşarak kitabı edinip okumak oldu. Meğer Holden Kitap bu nefis eseri çoktan Türkçeye çevirmiş ama benim radarıma girmemiş, ta ki bir film olarak karşıma çıkıncaya dek. Bu yazıya bir film eleştirisi yapmak amacıyla oturmadım ama seyrettiğim filmin müthiş bir uyarlama denemesi olduğundan bahsetmeden duramayacağım. Eğer abartmış olmazsam Perfect Days’ten sonra uzun zamandır seyrettiğim en güçlü filmlerden biri oldu Tren Düşleri.
İki filmi karşılaştırmak niyetinde değilim ama bir nevi “kardeş” oldukları hissine kapıldığımı söylemem lazım. Kahraman olmayan kahramanlarıyla, hayatın sessizce aktığı, herhangi bir şeyi yerip yüceltmeyen, hayatı olduğu biçimle ele alan, bağırmayan ama zihnimize çok önemli cümleler bırakan ve bence en büyük gücünü sessizlikten alan iki dev film. Hirayama ve Grainier tanışsalar, aralarında ilk görüşte bir bağ kurulacağına neredeyse eminim.
