Yeryüzünün hırçın gündeminin ve kişisel kafa karışıklıklarının ağlarına takılmış yaşayıp gidiyordum. Sosyal medyada gözüme “Artemis” sözcüğü takılıyordu arada, uzayla Ay’la ilgili bir şeyler olduğunu anlamıştım ama ayrıntısına giresim yoktu. Öyle ya ayaklarımın altındaki Dünya, çok daha mühim meselelerle doluydu. Bir başımın üzerindeki Ay eksikti…
Utanarak itiraf ediyorum ki ancak 1 Nisan’da olayın boyutunu kavrayabildim.
Artemis 2’nin Ay’a yolculuğu, 2 Nisan’da Türkiye saatiyle 01.35’te başlayacaktı ve ben bu tarihi anı küçük Dünya’mın dertleri yüzünden neredeyse kaçırıyordum.
Yattığım yerden telefonumda canlı yayını açıp ABD’nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi’nden roketin fırlatılışını seyrettim; tek başına ama milyonlarca dünyalıyla birlikte…
İnsanlar 54 yıl sonra yeniden Ay’a gidiyordu. Kalkış sırasında elim böğrümdeydi; sanki arkadaşlarımı her anı ölümcül tehlikelerle dolu bir serüvene uğurluyordum.
Geride bırakıldığım için buruktum azıcık ama insan türünün bir bireyi olarak bu, nihayetinde benim de serüvenimdi.
Uzay Çağı çocuğu
Apollo 11’in Ay’a yolculuğunu ıskalamıştım. Neil Armstrong “Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım” dediği sırada muhtemelen annem beni ayağında sallayıp uyutmaya çalışıyordu. Yine de o günden bugüne gözümü göklerden, gönlümü bilim-kurgu aleminin vaatlerinden alamıyorum. Çünkü ben, bugün sık sık “boomer” diye eziklensem de, aslında “Uzay Çağı” çocuğuyum.
O çağın çocukları, ellerimizle kirlettiğimiz, aç gözlülüğümüzle tükettiğimiz Dünya’nın bir gün pes edeceğini ve tarihinden ders almış yeni bir neslin şansını derin uzayda deneme ihtimalini anlatan öykülerle büyüdü. Gelecekten haber veren kitaplar ve filmler, teknik veya içerik açısından en dandiği bile, temelde şunu diyordu: Koca evrende sürüklenen bu minik kırılgan mavi kayanın üzerinde birlikte yolculuk ediyoruz.
Sonra gelecek geldi. İnsanlık tarihinin en hızlı teknolojik dönüşüm dönemine girdik. Bugün hayalini kurduğunuz şey, yarın mahallenin marketinde indirimli satılır hale geldi. Bilimkurgu yazılamaz oldu zira daha yazılırken, benim cep telefonu misali “Eski model bu abla, buna koruyucu kap bulamazsın” durumuna düşüyordu.
Eşzamanlı olarak Dünya’nın siyasi, ekonomik ve sosyal katmanları da üç beş kişinin elinde ufalandıkça ufalandı. Mavi kayada birlikte yolculuk ettiğimiz fikri de iyice soluklaştı tabii… Ay, bu solmuş dünyada hâlâ hepimize karanlığın içinden eşit ışık veren, gözle görebileceğimiz, uzansak dokunabileceğimiz bir düş, bir hedef olarak göğümüzde asılı duruyor ve hayalgücümüz kadar umudumuzu da tetikliyor.
