Sosyal medyada son dönemin en popüler uzmanlık alanı galiba psikiyatri. Üstelik diploma gerektirmeden.

Bir bakıyorsunuz herkes kendine bir tanı bulmuş: DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), anksiyete sahibi veya bipolar… Bir bakıyorsunuz sıra karşı tarafa gelmiş: Narsist partner, borderline sevgili, toksik anne, manipülatif arkadaş. Sanki modern hayatın yeni pratik zekâsı şu: Bir tanı al, bir tanı koy, kurtul.

Yazar Bünyamin Kapıcıoğlu, geçenlerde sosyal medyada paylaştığı dikkat çekici metinde bu yeni dili sert biçimde eleştiriyor; psikolojik tanıların giderek bir kimlik kartına ve bazen de sorumluluğu askıya alan bir açıklama biçimine dönüşmesini sorguluyordu. 

Psikiyatrist Arif Verimli de x’te yaptığı paylaşımla benzer bir rahatsızlığı çok daha doğrudan ifade etti: “Kocam narsist, sevgilim bipolar, eşim borderline… Bunları duymaktan kustum artık. Siz benim koyamadığım teşhisleri bir iki bilim dışı testle mi koyuyorsunuz?!”

Abartı payı var mı? Belki. Ama rahatsızlık gerçek. Çünkü aslında klinik değerlendirmelerin konusu olan psikiyatrik kavramlar, artık ilişkilerin, sosyal medya içeriklerinin ve gündelik dilin en kolay etiketleri haline geldi. 

Peki gerçekten bir “tanı patlaması” mı yaşıyoruz? Ve daha önemlisi: Tanı ne zaman insanı anlamaya yarayan bir rehber olmaktan çıkıp, onu anlatmanın yerini alan bir etikete, hatta bir kalkana dönüşüyor?

Bu soruları erişkin psikiyatristi ve psikoterapist Doç. Dr. Murat Yalçın ile konuştuk.

Son günlerde gerçekten bir tanı patlaması mı yaşıyoruz yoksa hayatın gerçekleriyle uyuşmayan bir sosyal medya balonu içinde miyiz yine? 

Aslında psikiyatrik tanılar yalnızca gündelik dilde çoğalmadı, tıp literatüründe de büyüdü. Araştırmalara baktığımızda psikiyatrik tanıların sayısının son 70 yılda dramatik biçimde arttığı görülüyor. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayımlanan, ruhsal bozuklukların tanımlanması, sınıflandırılması ve tanı kriterlerini belirleyen, dünyada en yaygın kullanılan temel tanısal rehber olan DSM’nin (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) ilk sürümü olan DSM-I 1952’de yayımlandığında, toplam 106 tanıyı kapsıyordu. Bugün DSM-5’te ana tanılar, alt tipler/belirleyiciler birlikte düşünüldüğünde toplam tanı sayısı 300’ün üzerine çıkmış durumda. 

Bu artış, yalnızca yeni hastalıkların keşfiyle değil, bir bakıma DSM’nin zaman içinde tanıları tanımlama ve sınıflandırma biçimindeki değişimle de bağlantılı. 1980'lere, DSM-III’ün yayımlanmasına kadar tanıların tanımında ve sınıflandırma dilinde nedensel/etiyolojik varsayımların yeri çok daha belirgindi. Yani tanının, kişilerin yaşamıyla ilgili hangi nedenlerden kaynaklanabileceği de tanısal süreçlerin önemli bir parçasıydı. Ama DSM-III ile birlikte bu sona erdi. Artık yeni tanı sınıflandırma kılavuzlarında tanılarla ilgili sadece belirtiler sıralanıyor. Haliyle bugün nedensellik yerine kişiler sadece bir belirti kümesine göre değerlendirilip, tanı alıyor.

Bu değişimin olumlu yanları da var mı?

Tanı güvenirliğini artırmayı hedefleyen bu yöntem; kişinin yaşadığı belirtileri standart bir klinik dilde tanımlayıp ayırıcı tanı-risk değerlendirmesi, tedavi planlama ve izlem, sağlık hizmetlerine/geri ödemeye erişim, araştırma ve halk sağlığında karşılaştırılabilir veri üretimi gibi oldukça olumlu sonuçlara da aracılık etti. Ancak zaman içinde gündelik psikolojik sıkıntıların medikalize olması ve ruhsal sorunların ardında yatan anlamın kaybolması, etiketleme ya da damgalama gibi önemli sorunları da beraberinde getirdi.

“Tanılar giderek popüler kültürün de bir parçası haline geldi, birçok birey açısından adeta bir kimlik gibi deneyimlenmeye başladı.”

Son yıllarda nörogelişimsel bozuklukların toplumdaki tanı oranlarında artış çok dikkat çekici. Araştırmalara göre Birleşik Krallık’ta otizm tanısı 1998-2018 arasında yüzde 787 artmış, dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanı oranları ise 2000-2018 arasında erkeklerde iki katına, kızlarda üç katına yükselmiş. Bugün DEHB sıklığını çocukluk çağında yüzde 8 oranında seyrediyor. Bu artışı nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Tanı oranlarındaki artışı tek boyutlu biçimde okumak doğru olmaz. Bu durumun tanı sınıflandırmalarının değişmesinin yanı sıra, farkındalık artışı ve sağlık hizmetlerine erişimdeki iyileşmelerle ilişkili olduğunu da düşünmek gerekir. Bu sayede 20-30 yıl öncesinde tanı alamayacak olan ama önemli psikolojik zorluklar yaşayan birçok birey günümüzde alanın uzmanlarına ulaşarak tanı alabilir ve tedaviye erişebilir hale geldi. 

Epidemiyolojik araştırmalar 2000’li yılların başında DEHB tanısı alması gereken bireylerin yalnızca yaklaşık yüzde 10’unun tedaviye ulaşabildiğini gösteriyordu. DEHB tanı artışının bir nedeni de tedaviden en çok fayda görülen hastalıklardan biri olması. Tabii tedavi beklentisi de yüksek olabiliyor ya da hastalar ilk haftalarda yaşanan dramatik etkiden sonra tedavinin faydası unutulabiliyor ki bu durumu diğer psikiyatrik hastalıklarda da görebiliyoruz.

Diğer taraftan yıllar içinde tanı kriterleri de genişledi. Bu genişleme yalnızca bilimsel gelişmelerle değil, sosyal ve kültürel dinamiklerle de ilişkili. Ayrıca tanı oranlarında bu artışın göz ardı edilmemesi gereken önemli toplumsal sonuçları da oldu. Tanılar giderek popüler kültürün de bir parçası haline geldi; zaman zaman birçok birey açısından adeta bir kimlik gibi deneyimlenmeye başladı. Bu durum bireyler için bazen yaşadığı sorunu, anlamını, nedenlerini ve çözümlerini ele almayı zorlaştıran bir kısıtlılık yaratabiliyor.