Geçen çarşamba günlerinin birinde, sinema günü uygulamasından yararlanmak ve 140 liraya yerinde film izleme keyfi yaşamak için sinemanın yolunu tuttum.

23 yaşında bir popüler kültür sevdalısı olarak, son zamanların en çok konuşulan filmi Hamnet’i ben de çok merak ediyordum. Ancak “Kim artık sinemaya gidiyor ki?” diyerek günler öncesinden bilet almaya tenezzül etmemiş ve ortada kalmıştım. 

Nihayet sonraki seanlardan birinde kendime bir koltuk bulabildim. Salona adımımı attığımda karşılaştığım manzara aşağıdaki gibiydi:

Belli ki herkes benim gibi düşünmüş ve %70’e varan indirimle kendine bol ağlamalı bir duygusal boşalma seansı ısmarlamak istemişti. 

Dört bir yanımdan gelen patlamış mısır çıtırtıları, gazlı içecek fışırtıları, ikili fısıldaşmalar, normalden çok daha yüksek devirde çalışan havalandırma sesi… Uzun zamandır bu kadar dolu bir sinema salonuna denk gelmemiştim. 

Bu ilgi “yılın filmi” adayı Hamnet’in cazibesinden miydi yoksa sinemaya gitme alışkanlığı geri mi dönmüştü? Ya da ülkece “sinefil” (sinemaya ve filmlere düşkün veya bağımlı insanları betimleyen, ironi içeren terim) olma yolunda mı gidiyorduk? 

Hamnet: Acının iki farklı yüzü
Son dönemin en parlak yönetmenlerinden Chloé Zhao’nun yeni filmi Hamnet, keder ile baş etmenin iki kutbunu perdeye yansıtıyor. 8 dalda Oscar adayı olan film, kabuk bağlayan yara misali izleyende derin bir iz bırakıyor.

Sorularıma cevap aramak üzere verilere yöneldim ve son yıllarda sinemanın nabzını en iyi tutan ekiplerden Sinemori ile güncel iklimi değerlendirdim. 

Verilerin dili olsa “sinemaya daha çok gidiyoruz” mu derdi?

Gittiğim Hamnet seansında tek bir boş koltuk olmasa da yalnızca bir örneğe dayanarak genelleme yapmak mümkün değil elbette. Bu noktada yurtdışından veriler tezimi doğrularken Türkiye verileri tam aksini söylüyor.