Skor tabelasında kırmızı harfler yanıp sönüyor: Carlos Alcaraz. 2026 Avustralya Açık erkekler finali için Rod Laver Arena’yı dolduran binlerce insan, tarihte bütün Grand Slam turnuvalarını kazanan en genç isim olan tenisin yeni kralını alkışlarken, fileye doğru yürüyen adamın yüzünde görmeye alışık olmadığımız bir ifade var. Yenilginin hüznü değil, garip bir kabulleniş bu.

Novak Djokovic, 38 yaşında. Tüm zamanların rekoru olan 25. Grand Slam şampiyonluğunun kıyısından dönmüş, kupayı kendisinden 16 yaş küçük, yeni jenerasyon bir İspanyol tenisçiye kaptırmış durumda. Maç sonu röportajında sesi titremeden şöyle söylüyor: "Yarın ne olacağını Tanrı bilir."

Bu, sıradan bir teselli cümlesi değil. Çünkü Djokovic'in "yarını", hiçbir zaman garanti değildi. Tenis dünyası onu kupalarıyla, kırdığı rekorlarla ya da bitmek bilmeyen tartışmalarıyla tanıyor. Ancak o, Melbourne'deki korttan ilk kez gelecek sene burada olacağını belirtmeden ayrılırken, sırtında çok ağır bir yükü, geçmişi taşıyor. 

Savaşın ortasında geçen çocukluk

NATO uçakları Belgrad semalarında göründüğünde Nole, henüz 11 yaşındaydı. 12. yaş gününü ise bombardımanın tam ortasında karşıladı. 

Ailesi, saldırılar başlayınca başkent Belgrad’a, Büyükbaba Vlada’nın iki odalı dairesine sığınmıştı. Bu tercihin sebebi, dairenin altında, sirenler çalar çalmaz ailenin kaçabileceği bir bodrum sığınağı olmasıydı.

Tarihler 2011’in sonlarını gösterdiğinde, o sezonu "dünyanın 1 numarası" olarak bitiren Djokovic, çocukluğunun en karanlık günlerinin geçtiği o yere ilk kez geri döndü. Yanında Amerikan CBS televizyonundan bir ekip, Bob Simon ve o günlerin en yakın tanığı, büyükbabası Vlada vardı.

Ekip, Vlada'nın dairesinin altındaki o dar sığınağa girdiğinde, Djokovic duvarlara bakıp o günleri yeniden anımsıyordu. CBS'in haber sunucusu Bob Simon, o kasvetli atmosferde zor bir soru yöneltti: "O dönemde odağını kaybettin mi?"

Djokovic’in cevabı, dürüst bir itiraftı. "İlk birkaç hafta kaybettim" dedi sesi hafifçe yankılanırken. "İki buçuk ay boyunca her gece sabaha karşı 2 veya 3’te uyanıyorduk. Bombalar yüzünden uyku yoktu."

Ancak sonra, yüzünde o tanıdık, inatçı gülümseme belirdi. Belki de tüm kariyerini özetleyen o bakış açısını dile getirdi: "Yine de o günleri parlak ve pozitif bir şekilde hatırlamaya çalışıyorum. Okula gitmemiz gerekmiyordu ve bu sayede daha fazla tenis oynayabiliyorduk. O sığınak bizi sertleştirdi. Bizi başarıya daha aç hale getirdi."