Okumayı öğrendiğim yaz, yani 2008 yazı. Benim için dünyanın en keyifli aktivitesi kitap okumaktı. Cartoon Network izlemek de favorilerim arasındaydı ama bizim evde her şeyin bir sınırı olduğu gibi bunun da vardı. Tedarik edebildiğim sürece okumanın sınırı yoktu ama. Küçük Kara Balık ise en sevdiğim kitaptı.

Etrafımda, bırakın her çocuğun elinde iPad olmasını, çoğu kişinin evinde bir masaüstü bilgisayar bile yoktu. Olanların da genelde abisi ya da ablası vardı. Yani yaşadığım küçük ilçede dayanılmaz yaz sıcaklarında başka bir dünya yaşamanın tek yolu kitap okumaktı. İnternet diye bir şey de vardı tabii ama kullanan kimseyi görmemiştim. Öğle aralarında yemek yerken önümde iPad’den YouTube açık değildi.

Ortaokulda bir söylenti yayılmaya başladı: Devlet okullarındaki çocuklara tablet dağıtılacaktı. Heyecandan kafayı yemiştik. Teneffüslerde sadece bunu konuşuyor ama içten içe olmayacağını da biliyorduk. Neticede tuvalette sabun bile yoktu. 

Biraz zaman geçti, o tabletler tam da tahmin ettiğimiz gibi bize hiçbir zaman gelmedi. Benim yaşıtlarım, yani 2000-2004 arası doğanlar, iPad kid olmaktan kıl payı kurtuldu.

Sonrakiler için ise aynısını söylemek pek mümkün değil. Ebeveynler çocuklarının tablet başında geçirdiği saatlerden endişe duyuyor, çocuklar ise tableti fazladan kullanabilecekleri beş dakikanın bile hesabını yapıyor. 

Çocukları iPad kid olmaktan kurtarmak için adımlar atan olumlu örnekler yok değil. Mesela Norveç. Peki onlar bunu nasıl başarıyor?

Norveç de hata yapar

Konu ne zaman kaliteli eğitimden açılsa gözümüzü çevirdiğimiz ilk yerde, kuzey ülkelerinden birindeyiz yine. Fakat bu demek değil ki bu ülkeler hiç hata yapmıyor. Onlar da tablet kullanımının olumsuz etkilerinden mustarip. 

Üstelik vaktiyle Norveç bunu, bir nevi kendi eliyle inşa ediyor. 2016 yılında beş yaşındaki çocuklara tablet dağıtılıyor. O zamanlar kaynakların etkili bir kullanımı gibi gözükse de bugünün perspektifinden bu kararın bir hata olduğunu görmek zor değil. Bunu biz değil, Norveç’in eski eğitim bakanı Trine Skei Grande söylüyor. “Fazlasıyla zenginiz, bu yüzden paramızla aptalca şeyler yapıyoruz.” diyor. 

Bu "aptalca" kararın bedeli ağır oluyor tabii. Kitaplar sınıflardan kalkıyor, yerini ekranlara bırakıyor. Sonuç? Bir zamanlar dünyanın en iyi okurları olan Norveçli çocuklar, okuma becerilerinde ortalamanın altına düşüyor. 

Bakan Grande’nin "mutfak dili" (kitchen language) dediği bir kavram var. Sadece günlük hayata yetecek 17 bin kelimelik bir hazne. Oysa kitap okuyan birinin kelime dünyası 50 bin ile 70 bin arasında değişiyor. Günden güne kitaplardan uzaklaşan çocuklar ise mutfak diline mahkum oluyor. 

Okumanın anlamını genişletmek

Verdiği kararın bedelleriyle mücadele eden Norveç, bunu değiştirmek için akıllıca stratejiler deniyor. Teknolojiyi tamamen çöpe atmıyorlar ama onu sınırlandırıyorlar. 

Örneğin Oslo ana kütüphanesindeki 1100 koltuğun tamamını doldurmalarının ardında bir vaat yatıyor: Gençlere "Gelin burada rap sözü yazın, spor ayakkabılarınızı temizleyin, paten kayın" diyorlar. Çocuklar ortamı sevdikçe, kitaplarla aralarındaki buz dağı da eriyor.

"Çocuk neden okumuyor?" diye yakınan ebeveynlere de acı bir hatırlatma yapıyorlar: “Siz en son ne zaman elinizde bir kitapla oturdunuz?” İşyerlerinde kitap kulüpleri kurarak yetişkinlerin de ekrandan başını kaldırmasını sağlıyorlar.

Oyunla okumak

O yaştaki çocuklara okumayı sevdirmenin bir yolu da bu eylemi oyunlaştırmak. Örneğin "Boklek" (Kitap Oyunu) dedikleri bir sistemle, 5 yaşındaki çocuklara bir hikâyeyi sadece okumuyorlar; o hikâyenin içinde oyun oynatıyorlar. Hikâyedeki kahraman çorabını mı kaybetti? “Hadi hep beraber sınıfta çorap arayalım” gibi aktiviteler yapıyorlar. 

Daha büyük yaştaki çocuklar ise çorap aramaktan olmasa da ortak bir hikayenin peşinde koşmaktan keyif alıyor. Eskiden herkesin aynı TV programını izlediği o "ortak geçmişi" özleyen Norveç, şimdi her yıl seçilen tek bir kitabı tüm anaokulu ve ilkokul birinci sınıflara dağıtıyor. Böylece farklı sınıflardaki çocuklar teneffüste aynı kahramandan, aynı maceradan bahsedebiliyor. Kitap, onları birbirine bağlayan ortak bir dil haline geliyor.

Çıkış mümkün mü?

Çocuklar hakkında çok da bilgi sahibi olmadığım için çevremde çocuklu bir tanıdık gördüğümde ekran kullanımlarına dair sorular soruyorum. “Yok, alacağım elinden. Bütün gün ekrana baktı, salak olacak bu çocuk.” diyor bir tanesi. Allah Allah diyorum, o kadar kolay salak olunuyor mu? Belki olunmuyor, ama meraksız olunuyor. Haz ve eğlence bu kadar erişilebilir olunca çocuklar merak duygusunu kaybediyor.

Norveç, yaptığı hatayı kabul edip okulların ilk üç yılında tabletleri kaldırdı ve telefonları yasakladı. Çünkü anladılar ki merak, boşluktan doğar. Ekranın her anı doldurduğu bir dünyada çocuğun bir sonraki sayfayı merak etmesine gerek kalmıyor.

Bir zamanlar çok sevdiğim Küçük Kara Balık’ı henüz okuma bilmeyen kuzenime okumaya çalıştığımda aynı güçlükle karşılaşıyorum. Onu küçük kara balığın akıbeti değil, YouTube’dan oyun videosu izlemek alakadar ediyor. 

Ama Norveç örneği gösteriyor ki okuma alışkanlığını kaybetmiş çocukları geri kazanmak mümkün. Sadece kitapları sunmak yetmiyor; onları çekici hâle getirmek, merak uyandırmak ve çocukların katılımını sağlamak gerekiyor. 

Kuzenim ve diğer tüm çocuklar da benim gibi merak etsin, dinlesin, sorsun istiyorum. Zira küçük kara balıkların yolu büyük denizlere ancak merak ederek çıkıyor. 

Bağlantı kopyalandı!

Yazan:

İrem Akcan

İrem Akcan

Yeni Medya öğrencisi. Dijital kültür, platform politikaları ve görsel hikaye anlatıcılığı üzerine odaklanıyor.