Neden “Şeytan ayrıntıda gizlidir” denir? “Büyük resme” odaklanıp gözümüzü ayrıntılardan kaçırmamamız için bir uyarı mı? 

Yoksa resmin kat kat boyasının altında kaybolmuşları keşfetmemiz için bir tür kışkırtma mı? 

Şahsen bunu kışkırtma kabul ediyorum. “Merak kediyi öldürür” tehdidini de yok sayıyorum… 

Zira beklenmedik bir anda, sinsice akla sızan bir ayrıntının peşine takılıp semt semt, kitap kitap gezmenin iyileştirici gücüne inanıyorum. 

Tuğla konusu bunun mükemmel bir örneği. Kadim metropol İstanbul’da minik bahçemizin toprağını eşelerken damgalı birkaç tuğla ve kiremitle karşılaşmıştık. Bahçıvan refleksiyle onları güllerin dibinde ve tarhlarda yeniden işlevlendirdik elbette. 

Kadıköy’ün ortasında nasıl bostan yaptık?
Biz kent bahçıvanları Çağla ve Çiçek Öztek, Kadıköy’de apartmanların arasına sıkışmış bir toprak parçasında kendi gıdamızı yetiştiriyoruz. Kenti soluk alınabilir bir yere dönüştürmeyi hayal ediyoruz. Öykümüzü Bahçede Hayatlar kitabımızda anlattık.

Üzerinde Arap rakamlarıyla 12 yazan damgalı bir tuğlanın içime merak tohumları attığını neden sonra fark ettim. Evimiz dahil bahçemizi çevreleyen pek çok yığma kagir yapıdan hangisine duvar olmak için, nereden getirilmişti? 

Tarihin hangi katmanında kaybolmuş ve hangi öyküyü anlatmak üzere bekliyordu? 

1500 yıllık Ayasofya’nın tuğlalarının yanında sözü edilmeye değmez miydi? Kışkırtılıvermiştim ve kentin her yerinde tuğla görmeye başlamıştım…

Ateş görmüş balçık

Tarihi Yarımada’nın tamamı, Boğaziçi boyunca derelerin açtığı vadiler, Pera’nın sokaklarını gölgeleyen binalar, Akaretler Yokuşu’nu omuz omuza tırmanan evleri, yoksa halin yaman Şişli’de bir apartman, Levanten ailelerin Moda köşkleri, mesaj kaygılı dev kamu yapıları, kente serpilmiş bitişik nizam orta sınıfın yuvaları… 

Aslında sessiz bir ürpertiyle depremi bekleyen bir kentte ne kadar çok kagir yapı ne çok tuğla varmış. 

Bunu da araştırdım tabii: 1840’larda kagirleşme sürecine giren kentte, 1896’da 13 milyon, 1912’de 30 milyon adet tuğla inşaatlarda kullanılmış.

Tuğla özünde toprak ve su. Tarifi şöyle: Yüzeyin 50 cm kadar altından çıkarılıp yoğrulan balçık, kalıplara dökülür, 10-12 saat açık havada kurutulur, sonrasında da harman ocağı veya fırınlarda pişirilir. Ateş görmüş balçık yani. Bu kentin bin yıllık yapılarının ana malzemesi. Bu kadar basit ve kırılgan ama bir o kadar da dayanıklı… 

Yolunuz Yerebatan Sarnıcı’na düşerse mesela, 1500 yıllık duvarlarına dokunun; gücü hissedeceksiniz. Yaşlı tuğlaların soluk kırmızısına gönlünüzü kaptıracaksınız. Mühendis ve ustaların fısıltıları çalınacak kulağınıza: “Biz bu şehrin beton ve asfalt kaplı yüzeyinin altındaki katmanları tuğlayla ördük”...

Doğu Roma döneminde kentin tuğlalarının üretildiği Haliç ve çevresine “Keremitya” denirdi; bir anlamda “tuğla ülkesi”. Osmanlı da siyah kilin bulunduğu Sütlüce ve Hasköy arasındaki bölgede tuğla üretiyordu; Eyüp’teki tuğla atölyeleri de Büyükdere’nin sarı kiliyle İstinye’nin Rum kilini karıştırarak işliyordu. Öte yandan Boğaz’a kavuşan derelerin pek çoğu da hammadde kaynağı olduğundan, kıyılarında atölyeler bulunuyordu. Hammadde, insan gücü ve limanın birarada bulunması işleri çok kolaylaştırıyordu.