İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu hem bugüne dek on binlerce öğrenci yetiştirmiş bir anayasa hukuku hocası, hem CHP’de bir dönem milletvekilliği yapmış bir siyasetçi hem de şimdi İstanbul Baro Başkanı…
Göreve geldikten sadece birkaç hafta sonra Kaboğlu ve 10 yönetim kurulu üyesi hakkında, Suriye'de yaşamını yitiren gazeteciler hakkındaki açıklamalar gerekçe gösterilerek, “basın yoluyla terör örgütü propagandası yapmak” ve “basın yoluyla halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlarından 12’şer yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 9 Ocak’ta mahkeme heyetinin oybirliğiyle verdiği kararla beraat ettiler.
Baro başkanlığı koltuğuna oturduğundan beri ilk kez böylesine kapsamlı bir söyleşi veren ve bugüne nasıl geldiğimizi konuştuğumuz Prof. Kaboğlu’na göre, 9 Mart’ta başlayan mahkemede adil yargılama olması güç ama imkansız değil.
Bugün Türkiye’de tutuklu yargılamanın olağanlaştığı, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmadığı, sanık ifadelerinin, mahkeme kararlarının dakikalar içinde medyaya yansıdığı, gazetecilerin, avukatların tutuklandığı, kamuoyu araştırmalarına göre halkın adaletsizlik algısının yükseldiği bir dönemdeyiz. Türkiye'de hukukun durumunun bir fotoğrafını çeker misiniz? Buraya nasıl geldik?
Bugün Türkiye’de mahkeme kararları uygulanmıyor. Bir yandan suçlular cezasız kalırken öbür yandan sırf belli bir partiye mensup olduğu için, sırf belli kanaate sahip olduğu düşünüldüğü için, belli kesimlere mensup olduğu için insanlar hapse atılıyor. Bütün bunların özündeyse siyasal sorumluluğun ortadan kalkması yatıyor, bu da idari, cezai ve hukuki sorumluluk yollarının işletilmesini engelliyor.
Bugün yaşadığımız şey, hukuksuzluk ve buraya nasıl geldiğimizi anlamak için 2017 yılını merkeze koymalıyız. 2017’de Cumhuriyet tarihinin en kritik kırılması yaşandı.
2017’deki o kritik kırılma neydi?
Türkiye’de anayasal gelişmeler iki ayrı hatta ilerledi: 1987–2005 özgürlükleri genişletti, 2017 iktidarı kişiselleştirdi. 1960, 1971 ve 1980 darbelerinden sonra tepki, etki ve sonra düzelmeye doğru bir olağanlaşma oldu. 1982 Anayasası'na karşı çıktık, 1987’den 2005’e uzanan dönemde yapılan anayasal değişikleri hak ve özgürlükleri genişletmeye dönük bir çizgi izledi, özünde toplumsal dinamikler, mecliste uzlaşma arayışı vardı. 2005, Türkiye'de siyasetin ve anayasacılığın geldiği bir zirve oldu; iktidar nasıl sınırlandırılır, hak ve özgürlükler nasıl güvence altına alınır sorularının yanıtları aranıyordu.
2007’den itibaren yön değişti, iktidar yönünde güçlü eğilim doğdu. 2007, 2010, 2017’de sandık kullanıldı, demokratik bir görüntü verildi ama sandığın araçsallaştırılması, istismarı söz konusu oldu. Toplumsal dinamikler yoktu, hep tepeden dayatıldı. 2017’de ise benim reddi miras dediğim olay yaşandı.
Reddi mirastan kastınız nedir?
2017 referandumu ile birlikte bambaşka bir anayasal düzleme geçildi. Hükûmet lağvedildi, Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in mirası reddedildi. 1. Orhan’dan, Fatih’ten bu yana siyasal iktidarı düzenleyen, paylaşan yapılar, padişahın devletin başı olması, sadrazam başkanlığında Divan-ı Hümayun ile işleyen iki kanatlı yönetim modeli ortadan kalktı, 700 yıllık gelenek silindi.
Parlamenter rejim kaldırıldı. Meclis’in yürütme üzerindeki kontrol mekanizmaları büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Güvenoyu olmadığı gibi gensoru ve siyasal sorumluluk mekanizmaları kaldırıldı. Yargı bağımsızlığının kurumsal güvencesi kaldırıldı. Yargı teşkilatının en üst düzenleme ve denetleme mercii olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yapılandırılma tarzı ile yargı erki, Cumhurbaşkanı ve partisinin güdümüne konuldu. İktidar kişiselleşti. Hesap verebilirlik ilkesi geçersiz hale geldi. Anayasal denge ve denetim düzeneği kaldırıldı.
Bakanlar Kurulu kaldırıldı. Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı oldu. Devlet başkanlığı + yürütme + parti liderliği aynı kişide birleşti. Bu üçlü füzyon tarihimizde ilktir.
Ben 2017 değişikliğini üç kişiye bağlıyorum: Sürecin faktörü, aktörü ve antrenörü. Faktörün adını anmaya gerek yok. Aktör Sayın Bahçeli, 2016 darbe girişimi sonrası 16 Ekim 2016'da yaptığı konuşmayla düğmeye bastı ve “Cumhurbaşkanı suç işliyor, Anayasa’ya uymuyor. Ya Cumhurbaşkanı Anayasa’ya uysun ya da Anayasa’yı Cumhurbaşkanı'na uyduralım” dedi. 6 ay sonra 16 Nisan 2017'de olağanüstü ortam ve koşullarda halk oylamasıyla bir anayasa değişikliği yapıldı. Antrenör de malum. Şu anda aktör ve antrenör bu süreci yönetiyorlar.
Bu noktaya gelirken başka dönüm noktaları nelerdi?
Anayasasızlaştırma adını verdiğimiz süreç 2013'te zirve yaptı. Ondan sonra meydan okunmaya başlandı. 2014'te halk oyuyla cumhurbaşkanlığına seçilen başbakan “Parlamenter rejimi bekleme odasına aldık” dedi. 2016 darbe girişiminden sonra “AYM’ye saygı duymuyorum” dendi. Bahçeli “AYM’yi kapatalım” dedi. Sonra hakimler AYM kararlarını uygulamamaya başladılar. 2017 sonrası Türkiye’de üç ayrı anayasal alan oluştu: Demokratik, otoriter ve keyfi.
Nedir bu demokratik, otoriter ve keyfi anayasal alanlar?
Anayasa’daki hak ve özgürlükler demokratik hükümler alanını oluşturuyor. Ama 2017'de hükümetin ve siyasal sorumluluğun kaldırılmasıyla otoriter bir alan yaratıldı. Cumhurbaşkanının aşırı yetkilendirilmesi üçüncü bir alanı yarattı: Fiili–keyfi alan yani uygulamada oluşan anayasa dışı pratikler… Cumhurbaşkanlığına tanımlanan yetkiler, cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle açılan fiili – keyfi bir alan oldu.
Mesela bütçe yetkisi ve görevi tek başına Cumhurbaşkanı’na aittir. Ne var ki, Cumhurbaşkanı bütçeyi sunmak için hiç Meclis’e gelmedi ama Türkiye'de olduğu her hafta çarşamba günleri gelip parti grubuna konuşuyor. O konuşurken de milletvekilleri, partililer, bakanlar, cumhurbaşkanı yardımcısı kendisini ayakta alkışlıyor. Oysa bu yeni kurguda bakanlar artık siyasal merci değiller, meclise karşı sorumlulukları yok, cumhurbaşkanına karşı sorumlulukları var. Seçilmiş değil, atanmış kişiler oldukları halde siyasetin içinde yer alıyorlar, AK Parti grup toplantılarına ve kongrelerine katılmak başta gelmek üzere, siyasal faaliyetlerde bulundular.