2026 yılının henüz üçüncü gününde, Venezuela’nın başkenti Caracas semalarında duyulan patlamalar yalnızca bir ülkeyi sarsmakla kalmadı; küresel güç rekabetinin sürüklendiği tehlikeli eşiği de tüm çıplaklığıyla görünür kıldı.
Caracas saatiyle 3 Ocak sabaha karşı Amerikan askeri unsurlarının başlattığı ve “Güney Mızrağı” adıyla anılan geniş ölçekli harekât; Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in ABD’li özel kuvvetler eliyle “yakalanıp ülke dışına çıkarılması” ile şimdilik sona erdi.
ABD Başkanının, Maduro ve eşinin bir gemiye bindirilerek New York’ta mahkemeye çıkarılacağını, Venezuela’yı artık kendisinin yöneteceğini, bir geçiş süresinin tamamlanmasına kadar Venezuela'nın egemenlik haklarını kullanacağını açıklaması ise, adeta dünya sisteminin tam kalbine saplanmış ağır ve geri dönülmesi neredeyse imkânsız bir hançer niteliği taşıyor.
Bu, yüzyılımızın bir tür “Arşidük suikastı”dır: tek bir hamleyle, zincirleme kırılmaların ve misilleme mantıklarının önünü açabilecek bir eşik.
Böylesi bir adım, sadece devletler sisteminde değil, bölgesel ve küresel güvenlik mimarisinde de beklenmedik kırılmaları tetikleyebilecek yıkıcı sonuçlar doğurmaya adaydır.
Uluslararası hukuku ve egemenlik haklarını fiilen yok sayan bu hamlenin, basit bir “narko-terör” operasyonu olmadığı ortadadır.
Asıl soru şudur: ABD’nin elinde Venezuela’yı sıkıştıracak askeri olmayan araçlar varken, neden bu denli açık, maliyetli ve riskli bir doğrudan müdahale yolu seçildi?
Bana göre bu sorunun yanıtı üç eksende aranmalı.

Tükenen yaptırım kartı
Birinci eksen, iktisadi ve finansal/parasal yaptırımların etkinliğinin aşınması meselesidir.
2010’da İran yaptırımları için kullanılan Obama doktrininin en başat aracı olan ekonomik ambargolar ve finansal kısıtlamalar, muhataplarına yüksek maliyetler yüklemişti. Ancak Venezuela, bu yaptırım rejiminin yıkıcı sonuçlarından belirli ölçüde kaçınmayı başardı. Benzer şekilde Rusya da kendisine bir yaşam alanı bularak savaşa tutundu. Washington’da, özellikle ikinci Trump döneminde, verimsizleşen bu “zorlayıcı diplomasi” araçları yerine daha “sonuç alıcı” askeri araçlara meyil güçleniyor.
ABD’nin Venezuela dosyasında yıllardır kullandığı yaptırım menüsü belliydi: finansal izolasyon ve enerji gelirlerini boğma. Ne var ki 31 Aralık 2025’te ABD Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC) üzerinden, Çin ve Hong Kong bağlantılı “gölge filo” tankerlerini hedef alan yeni paketi dahi bir itiraf niteliği taşıyordu. Zira Washington hâlâ alışıldık finansal yaptırım araç setini devreye sokuyor; fakat karşı araçlar da oluşuyor, rutinleşiyor ve öğrenilmiş/kurumsallaşmış pratiklere dönüşüyor.
Washington, doların ticari kontratlardaki egemenliğinin sağladığı ayrıcalıklı statüye güvenerek geliştirdiği yaptırım kanallarının teker teker tıkandığının farkında. Yaptırım kartının aşırı ve sık kullanımı, dolardan kaçışı hızlandırırken; bu araçların etrafından dolaşmayı mümkün kılan ödeme, lojistik ve ticari kanallar sahada hem kalıcı hem de yaygın hâle geliyor. Bu da, ABD’nin hegemonya sahasının dışında bir “yaşam alanı” oluşturuyor.
Operasyon öncesinde dile getirilen “Bu yaşam hattını keseceğim” söylemi, hâlihazırda o hattın hegemon gücün mali, parasal ve finansal müdahaleleriyle kesilemediğinin dolaylı bir itirafı olarak okunmalıdır. Hegemon, parasal zorlayıcılığı askeri araçlardan daha etkin kullanabildiği sürece “sistem kurucu”dur; fakat bu zorlayıcılık aşındığında seçenek seti daralır: Parasal zorlayıcılık sonuç üretmediğinde, askerî opsiyon “son çare” değil; modelin çoğaltılabilirliğini kırmaya dönük stratejik bir artçı dalga olarak öne çıkar.
İkinci eksen: Narko-terör kılıfı ve iç hukukta “arka kapı”
Askerî müdahale seçeneğinin devreye sokulma biçimi de manidardır. Operasyonun “narko-terör” suçlamalarıyla ilişkilendirilmesi, dışarıdaki meşruiyet tartışmasından çok, içerideki yetki mimarisiyle ilgilidir. Kongre’den klasik anlamda bir “savaş yetkisi” çıkarmak zorken; operasyonun bir devletle savaş değil de “ulusötesi bir suç örgütüyle mücadele” olarak çerçevelenmesi, başkanlık yetkilerini genişleten güç kullanımı mantığına veya acil durum yetkilerine yaslanabilecek hukuki bir arka kapı açar. Bu tür adlandırmalar Venezuela’yı egemen bir devlet muhatabı olmaktan çıkarıp kriminal bir ağın uzantısı gibi sunmayı hedefler; böylece mesele “devletler arası güç kullanımı” değil, “suçla mücadele” diye yeniden kodlanır. Sonuçta operasyon, içeride daha düşük meşruiyet ve yetki eşiğiyle “yönetilebilir” hâle gelir.

