“Kış Minneapolis’te bir zaman dilimi değil. Uzayın boyutları gibi bir şey, anlıyor musun? Zaman bir şekilde geçip gider ama Minneapolis’te kış hep kalır. Kutuplardaki donmuş toprak tabakaları gibi. Sadece bazen üzerini başka mevsimler gelip kaplar.”

Bunu bana arabama binen genç öğrenci Benito anlatıyor.

Bu sabah onu okula götürmeye ben gönüllü oldum.

Ailesi Guatemala’dan geldiği ve doğal olarak bir Guatemalalı gibi göründüğü için tek başına okula gitmesi güvenli değil.

Kışın başından beri maskeli ICE ajanları göçmen gibi görünen, aksanlı konuşan insanları acımazsızca sokaklarda kovalıyor, arabalarının camlarını kırıp onları yaka paça dışarı çıkarıyor ve göz altına alıp Whipple Binası’na, oradan da başka göçmen kamplarına gönderiyor.

Benito’nun anne ve babası da gözaltına alınmış. Neyse ki annesi birkaç gün önce salıverilmiş. Babasının ise sınır dışı edilmek üzere Teksas’a gönderildiğini söylüyor.

Benito’nun uzayın boyutları derken ne anlatmak istediğini anlamıyorum. Arabamı sürerken flamingo pembesinden somon rengine bürünen gökyüzüne bakıyor ve uyanabilmek için benzinciden aldığım kahvemi içiyorum. Bugün hava yaldızlı kağıtlar gibi parlak olacak. Ve bu tehlikeli kışta yaldızlı kağıtlar kadar parlak havaya çıkıp birilerine yardım edebilmek için sadece mavi gözlerime ve “beyaz” tenime güveniyorum.

Yine de kendi göçmenliğimin alameti farikası olarak gördüğüm annemin ördüğü sökük kazak beni ele veriyor. Torpido gözünün altında küçük bir nazarlık ve bir dua bana alaylı bir şekilde göz kırpıyor. Utanmasam Tarkan da çalacağım.

Yan koltukta patlamış bir hava yastığı gibi duran anorağıma bakıp Benito’nun kış teorilerini dinlemeye devam ediyorum. Dinlermiş gibi demek daha doğru aslında. İçimden “hepimizin hava yastıkları patlamış” diye geçiriyorum. Bir buçuk ay önce Renee Good’un arabasının içinde, bir ICE ajanı tarafından vurularak öldürülmesinin ardından gördüğüm o kanlı hava yastığının görüntüsü gibi.

Sanırım aynı gün hepimiz gidip bir ağaca tosladık ve mecazi hava yastıklarımız aynı anda patladı.

Gerçek bir asi

Dışarıdaki hava -20 derecelerde ki bu geçen haftaki -30’lar düşünüldüğünde bahar gibi. Buna rağmen arabanın içindeki hava tek kelimeyle bunaltıcı. Kaç saattir arabayla birilerini okula, işe, hastaneye taşıdığımı bilmiyorum. Paspaslar eriyen kar sularından ötürü rutubet kokuyor. Stop tabelalarında her duruşumda ojesi çıkmış parmaklarımla telefonumun Signal aplikasyonunu kaydırıyorum ve etrafta ICE var mı diye kontrol ediyorum. Güneş ışıkları karlardan yansıyarak gözlerimi yaşartıyor.

Göçmen oldukları için dışarı çıkmaya korkan insanları, gitmeleri gereken yerlere götüren binlerce gönüllüden biriyim. Farklı yönlere giden arabalarımızla gizli bir geçit töreninde gibiyiz. Bu bir bilim kurgu değil diye hatırlatmam gerekiyor kendime zaman zaman. Ama Star Wars’taki asiler gibi hissettiren mahalli dayanışma ağlarımız, evinden çıkamayan hastaları ziyarete giden gönüllü doktorlarımız, yeraltı alışveriş listelerimiz, kira yardımlarımız, rölantide çalışan birilerini bir yerden bir yere götürmek için bekleyen Millenium Falcon tarzı arabalarımız ve Star Wars’taki asilerin sembolüne benzeyen Asi Dalgıç Kuşu (Rebel Loon) çıkartmalarımızla çok da uzakta olmayan Orta Batı’da elimizden geleni yapıyoruz. Bu şekilde ben de direnişe destek verdiğimi düşünüyorum.