Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1 Ağustos tarihli hutbesinin konusu, kadınların giyim kuşamıydı. Ama asıl mesele, Diyanet’in Kuran’ın belli bir yorumunu değişmez hakikat gibi almakla kalmayıp, erkekleri de bu hakikatin bekçisi atamasıydı. Çünkü Cuma namazına, erkekler gidiyor. 

Binlerce camide okunan hutbede şöyle deniyordu: “Ekranlarda, dijital mecralarda, görsel ve yazılı basında dinimizin tasvip etmediği kıyafetlerle paylaşımlar yapmak her açıdan çirkin bir davranıştır, haramdır. Müminler arasında hayâsızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve ahirette can yakıcı bir azap vardır.” 

Tepkiler gecikmedi. Feminist yazar Berrin Sönmez, bu hutbenin başörtüsünü zorunlu kılma yönünde bir adım olduğunu öne sürdü ve geleneksel bir protesto aracına başvurdu: Başörtüsünü çıkarıp cemaatin önüne atmak. Sönmez tehlike algısını bilhassa hükümete yakınlığıyla bilinen özel bankalar ve bazı kamu kurumlarındaki filli zorlama vakalarına dayandırıyordu. Bugün vakıa olan, yarın kural olabilirdi. 

Tepkilere yanıt vermeye bile tenezzül etmeyen Diyanet, 15 Ağustos’ta el artırdı ve medeni hukukun eşitlik ilkesine saldırdı. Kadınların mirasta eşit paylaşım hakkıyla ilgili “Kişinin kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır” dedi. 

Bu mesajlar kadınların artan güç ve mülkiyet farkındalığına reaksiyoner bir tepki mi yoksa adım adım hayata geçirilen uzun erimli bir toplum mühendisliği çabasının öncü adımları mı? Bu sorular ve daha fazlasını din sosyoloğu feminist ilahiyatçı Dr. Hidayet Tuksal ile konuştuk.   

Diyanet 1 Ağustos’ta 90 bin camide okunan hutbesinde, kadınların giyim kuşamları hakkında erkekleri uyardı. Berrin Sönmez hutbeyi müstakbel başörtüsü zorlamasının işareti olarak yorumladı ve başörtüsünü protesto amaçlı çıkardı. Diyanet 15 Ağustos'ta da bu kez kadınların eşit miras hakkını hedef alan bir hutbe yayınladı. Sizce Diyanet ne yapmaya çalışıyor?  

Diyanet’in zaten kanunla belirlenmiş işlevleri var, toplumu dinî konularda aydınlatmak, ibadet yerlerini yönetmek vb. Aslında Osmanlı'daki şeyhülislamlık sistemi, fıkıh ve şeriat kısmından arındırılarak, böyle manevi bir boyuta indirgenmiş. Her ne kadar Türkiye’de din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması hedeflense de Diyanet kurulduğu günden bu yana devlet politikalarının hizmetinde oldu.

Diyanet’in başkanlarına bağlı olarak- belki kişisel çabalarla - siyasete daha uzak davrandığı zamanlar da oldu. Mesela 28 Şubat başörtüsü yasakları döneminde, Din İşleri Yüksek Kurulu, o dönemde, devletin yasakçı politikasına rağmen “Başörtüsü farzdır” diye bir fetva yayınladı ve özel bir duruş sergiledi. Fetva o dönem başörtülü kadınlara kurumsal bir destek sunduğu için önemliydi ancak “Bu konuda farklı görüşler var, niye tek bir görüş varmış gibi bir fetva yayınlıyorsunuz” diye tartışanlar da olmuştu, o itiraz da haklıydı. Din İşleri Yüksek Kurulu'nun veya Diyanet’ten herhangi bir makamın, mesela hutbeleri hazırlayan bölümün, sanki dinı konularda tek bir görüş, tek bir doğru varmış ve Diyanet de bu doğruyu söylüyormuş gibi bir tavır içinde olması sorun teşkil ediyor.

Bir de Diyanet’in sadece devletle ilişkisi yok, vatandaşla da çok yakın bir ilişkisi var. Özellikle cemaatlere karşı mesafeli olan vatandaşlar için dinî ihtiyaçlarını, dinî sorularını yöneltebileceği kurum Diyanet. Dolayısıyla şikayetlerini de taleplerini de oraya gönderiyorlar. Bazı şeylerin illa hükümetten, devletten geldiğini düşünmek isabetli olmayabilir. 1 Ağustos hutbesi biraz böyle vatandaştan gelmiş taleplerden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü daha bu hutbe yayınlanmadan önce, sosyal medyada bu konuda pek çok tartışma döndü. Bazı insanlar özellikle muhafazakâr olmadıklarını da belirterek, kadınların kıyafetlerinde neredeyse hiç sınır tanımadıklarını ve bundan rahatsızlık duyduklarını dile getiriyorlardı. Bu yüzden hutbeyi yerinde bulanlar da, karşı çıkanlar da oldu.