New York’un yeni belediye başkanı Zohran Mamdani, 2025’in son günlerinde, yani seçilmiş olsa da yemin edip göreve başlamadan birkaç gün önce New Yorklu hemşehrilerine hitaben bir video yayınladı. Mamdani, bu videoda New Yorklulara haklarını hatırlatıyor ve bu haklarını çiğnemek isteyecek kişilere nasıl karşı koyacaklarını tarif ediyordu. 

Kimdi peki hakları çiğnemek isteyecek o kişiler? İşler orada çatallaşıyordu işte. Mamdani hemşerilerini; dolandırıcılara, soygunculara, gaspçılara karşı değil, Amerikan devletinin olası usulsüz uygulamalarına karşı uyarıyordu. Mamdani videoda, New Yorkluları son aylarda gücü ve rolü artan kolluk gücü ICE’dan korumaya söz veriyordu. 

ICE ya da resmi adıyla U.S. Immigration and Customs Enforcement… ABD İç Güvenlik Bakanlığı (Department of Homeland Security) bünyesinde çalışan ve ülke içindeki göçmenlik yasalarının uygulanmasından, bazı sınır dışı işlemlerinden ve yasadışı göçle ilişkili suçları soruşturup önlemekten sorumlu olan kolluk kuvveti… 

New York Belediye Başkanı söz konusu videoyu, işte bu kolluğun şehirde baskınlar yapıp gözaltı teşebbüsüne girişmesinden hemen sonra hazırlamıştı. Henüz seçilmiş başkan, başta New York’ta yaşayan üç milyon göçmen şehir halkına şunları söylüyordu: 

“ICE; eviniz, okulunuz veya iş yerinizin özel alanları gibi özel mekanlara, bir hakim tarafından imzalanmış adli bir arama izni olmadan giremez.”

“Eğer ICE'ın hakim tarafından imzalanmış bir adli izni yoksa, ‘Girişe izin vermiyorum’ deme ve kapınızı kapalı tutma hakkına sahipsiniz.”

“ICE bazen size resmi evraklar göstererek sizi tutuklama hakları olduğunu söyleyebilir; ancak bu yanlıştır. ICE'ın size yalan söylemesine yasal olarak izin verilmiştir, ancak sizin de sessiz kalma hakkınız bulunmaktadır.”

Bunun gibi birkaç madde daha… 

“Yalan söylemesine yasal olarak izin verilen” ICE gibi devlet güçleri ile bir şehir sakini karşı karşıya geldiğinde alınması gereken önlemler silsilesi… 2026’nın Amerikası işte böyle bir yer.

Adına kutuplaşma denen siyasi fenomen

Tüm bunlar, daha fırtına bulutları toplanırken hazırlanan bir videodaydı. Bir ICE görevlisinin bir Amerikan vatandaşını; 37 yaşında, üç çocuk annesi, şair Renee Good’u öldürmesiyle fırtına tam anlamıyla patladı.

Bugün ülke toplumunun bir bölümünün izlediği televizyon kanallarında, okuduğu gazetelerde, sosyal medya hesaplarında benzer bilgilendirmeler yapılıyor. 

Toplumun diğer bölümü? Onlar, ICE’ı, ICE’ı işleten devlet ve hükümet aklını övmekle, alkışlamakla, desteklemekle ya da sessiz kalmakla meşgul. 

İki kesim arasında giderek daha da derinleşen bir çatlak var ve bu çatlak bir toplumu toplum yapan; insanları geçmişte, gelecekte, çıkarda, heveste, kaderde ortaklaştıran her ne varsa hepsini yutmak üzere… 

Adına kutuplaşma denen siyasi fenomenin derslik bir örneği. Hem ders kitaplarına girmesi hem de ders çıkarılması için… Ama olan biteni hemen kutuplaşma diye tarif etmeden önce bir nefes alalım ve o nefes molasında bir ilginç meseleye daha bakalım. 

Mavi-siyah mı dore-beyaz mı?

Hatırlar mısınız, bir dönem sosyal medyayı ikiye bölen renkli bir tartışma vardı. Bir elbisenin mavi-siyah mı yoksa altın rengi-beyaz mı olduğu tartışması... 

Bu bir internet şakası değildi. İnsanlar sahiden belli bir elbiseyi iki farklı şekilde görüyordu; dahası diğer seçeneği yadırgıyorlar, hatta elbiseyi kendi gördükleri gibi görmeyenlerle, “Nasıl böyle görmezsin?” diye dalga geçiyorlardı. Aynı fotoğraf, aynı piksel değerleri, aynı ekran; ama birbirinden tamamen farklı algılanan renkler… 

Bu konu öyle büyüdü ki bilimsel açıklamalar da getirildi. Bunlara göre ortada iki farklı renk kombinasyonu yoktu. Sadece mavi-siyah vardı. Mesele fotoğraftaydı. Fotoğrafın ışık kaynağı belirsizdi; pozlaması sorunluydu ve arka planı kafa karıştırıcıydı. 

Beyin, bu belirsizliği doğrudan kabul etmek yerine, alışık olduğu bir refleksi devreye sokuyordu. Böyle durumlarda hep yaptığı üzere, eksik veriyi tamamlıyordu.