Hoşumuza gitse de gitmese de sert bir hakikat sonrası (post-truth) döneminden geçiyoruz. Neyin gerçek neyin sahte, kimin haklı kimin haksız olduğunu tespit etmek epey zorlaştı bizler için. “Mutlak bir iyiden ya da mutlak bir kötüden söz edebilir miyiz?” gibi varoluşsal dertler de bir sarkaç gibi tepemizde sallanıyor. 

Başkalarını yargılarken bu soruları cevaplamak çok daha kolay. Fakat çuvaldızın ucunda sevdiklerimiz ya da bizzat kendimiz olunca, o denklemi çözmek hayli zor. Biraz da bu yüzden kolay olanı seçmeye ve konfor alanlarımızda kalmaya teşne hâle geldik.

Son yılların en maharetli huzursuzluk mimarlarından Kristoffer Borgli ise bizi o konfor alanlarından çıkarmak için yemin etmiş gibi duruyor. Norveçli yönetmen 2022’de, narsisizm meselesini odağına aldığı Sick of Myself ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bir sonraki filmi Dream Scenario (2023) ile kolektif bilinçaltının ne tür kâbuslar üretebileceğini düşündürttü izleyenlere. 

Yeni filminde ise direksiyonu romantik ilişkilere kırıyor. The Drama, sonunda “iyi günde ve kötü günde” diye yeminler edilen evlilik kurumu aracılığıyla, zihnimize daha büyük sorular ekiyor.

Bizi tanımlayan şeyler

Bir insanı gerçek anlamda tanıyabilmeniz mümkün mü? Aynı kitapların sayfalarında kaybolabilirsiniz. Birbirinizin cümlelerini tamamlayabilirsiniz. Birlikte yaşayabilir, ortak bir geleceği hayal edebilirsiniz… 

Ama bunların hiçbiri o insanı gerçekten tanımak için yeterli olmayabilir. Zira birçoğumuzun sakladığı sırlar var. Bazen utançtan, bazen de korkudan dile getirmeye çekindiğimiz sırlar… İşte The Drama da tam olarak bu noktadan başlıyor sorularını sormaya.

Dışarıdan bakınca kusursuz gözüken Emma (Zendaya) ve Charlie (Robert Pattinson) çiftinin hikâyesini izliyoruz filmde. Son derece romantik bir tanışma anı, birbirini destekleyen ve tamamlayan bir çift dinamiği ve en nihayetinde gelen evlilik kararı… 

Konforlu bir romantik-komedi gibi başlıyor film. Ta ki çiftimizin düğünlerine bir hafta kala yakın arkadaşlarıyla çıktıkları akşam yemeğine dek. O sahnede masaya bir bomba gibi düşen “Şimdiye kadar yaptığın en kötü şey nedir?” sorusuna Emma’nın verdiği cevap, filmin atmosferini de tamamen değiştiriyor.

Emma’nın itirafıyla masada bir mahkeme kuruluyor. Aniden diğer karakterlerin kendi kötücül eylemlerini örtbas ettkileri, iç hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp Emma’yı yargıladıkları bir akışın içerisinde buluyoruz kendimizi. 

Borgli burada çok zekice bir tercih yaparak Emma’yı bir suçludan ziyade empati kurulması gereken bir kişi olarak konumluyor. Zira Emma, diğerlerininin aksine kötücül düşüncelerini eyleme geçirmek yerine, onlarla yüzleşmiş ve kendisini dönüştürebilmiş bir karakter. Fakat masanın karşı tarafındakiler gerçeği kabullenmek bir yana onu manipüle etmeye çalıştıkça asıl dramanın daha derinlerde yaşandığını fark ediyoruz. 

Borgli bu sayede, soru dağına yeni bir katman çıkıyor: “Bizi tanımlayan şey nedir? Düşündüklerimiz mi yoksa eylemlerimiz mi?” Filmin çok önemli bir kısmında bu soruyu hem karakterlere hem de kendimize yöneltiyoruz.

Empati sınavı

The Drama’yı tek bir cümleyle anlatmak zor. Ancak mecbur kalsam, “İyi bir empati sınavı” derdim. Zira Emma gibi Charlie ile de benzer bir bağ kurmamız isteniyor. Film, “Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım?” sorusunu düşürüyor aklımıza.