2026 çok hızlı başladı. 3 Ocak’ta ABD Venezuela’ya müdahale etti, devlet başkanı Maduro bir operasyonla yatağından alınıp New York’a getirildi, narko-terörizm suçlamasıyla yargılanmaya başlandı.
Trump’ın “Benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Beni sadece kendi ahlakım ve aklım durdurabilir.” sözleri gelecek dönemin sinyallerini veriyor.
Günlerdir İran’da protestolar sürerken Trump bu kez İran’a müdahale ihtimalinden söz ediyor, Küba’ya tehdit mesajları yolluyor. NATO müttefiki Danimarka’nın elindeki Grönland’ı güzellikle ya da zorla alacağını söylüyor.
Siyaset bilimci Prof. Dr. Evren Balta ise 1 Ocak’ta T24’te yazdığı yazıda adeta olacakların sinyallerini vermişti: “2025 biterken üzerinizden bir kamyon geçmiş gibi hissediyor olabilirsiniz. Ama siz o kamyonun üzerinizde bıraktığı izlere bakarken, fırtına hepimizi geleceğe doğru sürüklüyor.”
Prof. Balta, günümüz uluslararası ilişkilerini en iyi tanımlayan kavramlardan birinin neo-monarşizm olduğuna da dikkat çekmişti. Şimdi herkes bundan sonra nelerin olabileceğini kara kara düşünüyor, anlamaya çalışıyor.
Biz de bu amaçla Prof. Evren Balta’ya aklımızdakileri sorduk.
Gerçekten de 2026 fırtına gibi başladı, adeta bildiğimiz dünya düzeni sarsılıyor. Siz “2025’in özeti bir düzen değişimi, yeni bir dönemin ilk yılı gibi duruyor.” yazmıştınız. 2025’teki hangi gelişmeler bu düzen değişimini hazırladı? Bu noktaya nasıl geldik?
2025’te Trump’ın ABD’de yeniden başkanlığa gelmesiyle, dünyaya dair pek çok ezberin daha hızlı ve daha derin biçimde değiştiğine tanık olduk. Zaten süren dönüşüm ivme kazandı. 2025, var olan eğilimleri hızlandırdı ve kalıcılaştırdı. Bazı alanlarda yön değişimleri de yarattı.
Ne tür değişimler bunlar?
2025’te beş temel dönüşüm yaşandı.
Bunlardan birincisi, kişiselleşmiş iktidarın hegemonik hale gelmesi oldu. Amerika, dünyanın en hızlı otoriterleşen ülkelerinden birisi oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, liberal merkezin ve demokrasinin öncülüğünü yapan, dünyaya otoriterlik götürse bile kendi içerisinde her zaman demokrasinin kurumsallaşması anlamında en önemli modellerden birisi olan ülkede, otoriterleşmenin bu kadar hızlı bir biçimde gerçekleşiyor olması çok büyük bir dönüşüm.
Tabii bu aynı zamanda Amerika'nın kurumsal anlamda da bütün dünyadaki demokrasi promosyonundan vazgeçmesi anlamına da geliyordu. ABD, demokrasi ve yardım programları vs gibi tüm demokrasi araçlarını da başkanlık kararnameleriyle iptal etti.
Demokrasi destek programları %90 oranında azaltıldı, değil mi?
Evet. Bu geri çekilme, bütün dünyada otoriterleşmeyi daha düşük maliyetli hale getirdi. Aynı zamanda sivil toplumun kaynaklarını çok ciddi bir biçimde daralttı.
Buna çok paralel olarak daha birkaç gün önce Amerika aynı zamanda iklim, hukuk, adalet gibi temel uluslararası norm ve kurumlardan çekildiğini de yine başkanlık kararnameleriyle açıkladı.
Ciddi bir norm erozyonu yaşıyoruz. Trump’ın “Ben uluslararası hukuk ya da kural tanımam sadece kendimi tanırım” ifadesi de, aslında kendi gücünün de Amerikan gücünün de artık herhangi bir şekilde sınırlanmayacağını gösteriyor. Kendi kendisini referans noktası olarak alıyor. Bu, hakikaten çok büyük ve çok önemli bir dönüşüm.
İkinci dönüşüm de, ekonomi alanında oldu. 2025, bildiğimiz o serbest ticaret döneminin, küreselleşmenin çok büyük bir gümbürtüyle çöktüğü bir dönemdi.
Küreselleşme nasıl çöktü?
2025’te ekonomik korumacılığın çeşitli biçimlerde arttığına tanıklık ettik. Ekonomik korumacılık derken Trump'ın birden %60'dan %200'e çıkardığı, %200'den %80'e indirdiği, inanılmaz bir belirsizlikle uygulamaya koyduğu tarife savaşlarından bahsetmiyorum sadece. Aynı zamanda tedarik zincirlerinin hattının değişmesi, ulusal güvenliğe bağlanması, aynı zamanda yerelleşme, özellikle kritik sektörlerdeki yerelleşmeden söz ediyorum.