12 Nisan Pazar günü gerçekleşen Macaristan seçimleri büyük bir ilgiyle izlendi ama öncelikle de 16 yıldır iktidarda olan, demokratik seçimlerle işbaşına gelmesine rağmen giderek ülkede otoriter bir yapı kuran Viktor Orban’ın iktidarını koruyup koruyamayacağı açısından ele alındı, tartışıldı.

Oysa olayın öyle bir yanı var ki, mutlaka derin bir şekilde analiz edilmeli ve sadece Macaristan için değil, diğer ülkeler açısından da dersler çıkarılmalı. Çünkü Macaristan bu seçim sürecinden her şekilde derin yaralar aldı.

Macaristan sosyalist sistemin çöküşünün, demir perdenin yıkılışının ardından, diğer orta ve doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte batı ülkelerinin izlediği çoğulcu demokratik bir rejim kuracağını ilan etti. Hem NATO üyesi oldu ve hem de Avrupa Birliği’ne girdi.

Bu aslında net bir tercihti. Egemen bir ülke olarak yönünü saptamış, stratejik ve uzun vadeli uluslararası ortaklarını belirlemişti. Bu yön batı medeniyetleriydi, ki 1945 öncesi Macaristan’ın dahil olduğu yer de zaten orasıydı. Yani Macaristan aslında 50 yıllık bir aradan sonra batıya, Avrupalı aile topluluğuna geri dönüyordu.

Ancak işler beklendiği gibi yürümedi. Viktor Orban’ın 16 yıllık iktidarı döneminde liberal demokrasiye karşı olma iddiasıyla Macaristan, Barack Obama döneminde önce ABD’den uzaklaştı, ülkenin egemenliğine tehdit oluşturuyor diye de Avrupa Birliği ile arasına mesafe soktu.

Dünyanın bir yakasından uzaklaşırken, diğer yakasındaki kamplarla yakınlaşmak belki de kaçınılmazdı! Yani Rusya ve menzil uzaklığına rağmen Çin’in stratejik öneme sahip ülkeler sınıfına alınması ve sıkı ilişkiler geliştirilmesi de bu dönemde gerçekleşti.

21. yüzyılda ülkelerin savunmasızlığı belki de böyle başlıyor: küreselleşen dünyada ittifaklara kuşkuyla yaklaşmak, süper güçlerle araya aynı uzaklığı koyamaya çalışmak bir yere kadar gerçekleşiyor ve ardından ülke herkesin hedefi haline geliyor! 

Küçük bir ülkenin ulusal egemenliğini herkese ve her şeye rağmen koruyabilme kaygısı, o küçük ülkeyi büyük devletlerin ve süper güçlerin hedefi ve oyun sahası haline getirebiliyor!  İşte Macaristan bunun tipik bir örneği. 

Budapeşte’de Doğu-Batı çarpışması

Yıllardır Avrupa Birliği ile sorunlar yaşayan, Brüksel’in merkezi politikalarını kendi egemenliğine müdahale olarak algılayan Macaristan bu sürece paralel olarak Rusya’ya yakınlaşmıştı. 

Rusya ise Avrupa Birliği’nde köprübaşı gibi gördüğü Macaristan’ı kendi saflarında tutabilmek için büyük çaba harcıyordu.

Hem ekonomik yatırımlarıyla, hem de Macaristan’a diğer ülkelerden daha avantajlı fiyatlarla sattığı doğalgaz ve petrol ürünleriyle Budapeşte hükümetinin ülke içinde manevra alanını genişletmeye ve ona olan desteği güçlendirmeye çalışıyordu.

Viktor Orban da bunun karşılığını veriyordu elbette! AB’nin Rusya’ya karşı aldığı ambargo kararlarının veto edilmesinde ya da Putin yandaşı oligarklara karşı uygulanan yaptırımların delinmesinde inat ediyor ve böylece AB’nin Rusya’ya karşı tedbirlerini sabote etmekten çekinmiyordu.

Bu çaba Rusya için paha biçilmez derecede önemliydi ve bu nedenle Viktor Orban’ın iktidarda kalması Rusya için çok can alıcı bir sorundu.

İlginç bir paradoksla, Macaristan’daki otokratik yönetimi desteklemek çabası iki hasım devlet olan Rusya ve Trump döneminde ABD’yi bir araya getirmişti. Farklı noktalardan yola çıkıyor olsalar da,  iki süper gücün çıkarı Avrupa Birliği’nin zayıflaması, Avrupa’da ulusal sınırların da ötesinde güçlü ve merkezi bir yapının ortaya çıkmamasıydı. 

Orban’ın Avrupa Birliği’ni zayıflatma görevi

Ve Macaristan, bu politikayı destekleyen bir iki doğu Avrupa ülkesi ile birlikte AB’yi zayıflatma görevini başarıyla yerine getiriyordu.

Macaristan ABD ve Rusya ile yakınlaşırken Budapeşte Brüksel ilişkilerinde ise tam tersi bir süreç yaşanıyordu.