Tamam, Acem Palavrası diye bir şey var. Ama kardeşim onun da bir ölçüsü var. Kulakları çınlasın, üniversitede iken İranlı arkadaşımız Behmen’den ilk Acem palavrası örneklerini dinlemiştik.
Favorim olan örnekte bir İstanbullu ile bir Tahranlı, kimin şehri daha büyük diye çekişirler. İstanbullu “İstanbul’da 50 cami var” der; Tahranlı “O da bir şey mi, Tahran’da 100 cami var” der.
İstanbullu, bu kez “İstanbul’da 500 park var” der, Tahranlı, “O da bir şey mi Tahran’da ‘min dene’ var” der, her şeyi ikiye katlar.
İstanbullu “İstanbul’da bin tane gazino var der, Tahranlı iki bin gazino var” der.
İstanbullu “İstanbul’da 10 bin tane randevu evi var” der, Tahranlı “Tahran’da 20 bin tane var” der.
İstanbullu kızıp, “Ulan oğlum, benim tepemin tasını attırma, İstanbul’da 50 bin tane pezevenk var” deyince, Tahranlı şöyle bir silkinir, “Yoo, dur orada. Sen öyle diyorsun ki, ben de diyem ki Tahran’ın hamısı pezevenk. Yemezler” der.
Yani her palavra eninde sonunda patlar. Fakat, bir palavra bu kadar erken mi patlar arkadaş.
Şimdiye kadar gördüğüm en kısa süreli Acem palavrası, İran’daki göstericilerin devrik İran Şahı Rıza Pehlevi’nin ABD’de yaşayan oğlu Rıza’nın yönetimini istediği palavrasıydı.
Bunun palavra olduğu daha baştan belli. Çünkü Devrik Şah’ın oğlu lehine atıldığı iddia edilen sloganların kimilerinin yapay zekâ ile, evet yapay zekâ ile üretilip, gösteri görüntülerine monte edildiği hemen ortaya çıktı.
Ne demeli, Allah kimseyi yapay zekaya ve doğal akla muhtaç etmesin.
Son yıllarda İslamcı rejime karşı canları pahasına gösteri yapan İranlılar, şimdiye kadar Şahlık lehine tek bir slogan atmamışken, şimdi niye atsınlar ki? Slogan stokları mı tükendi?
Şah’ın oğlu onları içinde bulundukları derin ekonomik krizden çıkaracak mucizevi bir formül mü sundu?
Onlara bırakın daha iyi bir geleceği, tek bir şey vaat etti mi?
Hayır. Babası yapmadı ki oğlu yapsın.
Farsça Fars
Rahmetli Ferhan Şensoy’un, ünlü, Farsça Fars alt başlıklı Şahları da Vururlar oyununda bununla ilgili bir bölüm vardır.
Oyunun bir sahnesinde, Şah’a karşı çıktığı için tutuklananlardan Rufai, zindanda baş gardiyanla dalga geçer.
“Duydun mu Şah’a Nobel Kimya Ödülü vereceklermiş” der.
Başgardiyan “Niye?” diye sorunca Rufai yapıştırır:
“İran'ın parasını moka çevirmeyi başardı diye!”
Babası Şah Rıza Pehlevi böyle bir mucizeyi gerçekleştirmişken, İranlılar büyük nankörlük edip onu devirmişlerdi.
Şimdi oğlu ne yapmış ki, İranlılar ona minnetlerini göstersinler?
Gerçi 1979’da Şah’ı deviren Devrim’den sonra iktidara çöken mollalar bu konuda Şah’ı fersah fersah geçtiler.
İran parasını pula çevirmekte her türlü Nobel ödülünü yüzlerce kez hak eden bir başarı sergilediler; sergilemeye de devam ediyorlar. Bu, ayrı bir yazının konusu.
Tırlarla taşınan lüks hayat ve isabet oranı
70’li yılların ortasında yaşadığım köylerden biri Türkiye’yi İran’a bağlayan ana karayolunun kıyısındaydı.
12-13 yaşındaki biz çocukların en önemli eğlencelerinden biri, İran’a giden tırları taşlamaktı.
Şah Rıza Pehlevi, o sıralar yani 70’lerde Allah vergisi petrolden her yıl 20 milyar doların üzerinde gelir elde ediyordu.
Bu rakam 1977’de 23 milyar 599 milyon dolara ulaşmıştı.
Peki, Şah bu parayla ne yapıyordu? ABD’den sürekli milyarlarca dolarlık, hiç kullanamayacağı silahlar alıyordu.
Uçaklar, tanklar, toplar, tüfekler, bunların mühimmatı, daha neler neler…
Artı, kendi sarayı ve saray çevresindeki bir avuç haramzadenin lüks yaşamını sürdürecek tüketim malları.
İşte bizim taşladığımız kamyonlar, bu lüks tüketim mallarını Şah’ın sarayına ve İran sosyetesine taşıyordu.
İran sosyetesine lüks mallar taşıyan tırlara tek bir taşımız isabet etti mi, bilmiyorum.
Ama tarihsel olarak gayet isabetli ve de “devrimci bir eylemlilik” içinde olduğumuzu sonradan anladım!
Yani isabet oranımız ne denli düşük olursa olsun, hedefimiz ve tepkimiz gayet isabetliydi!
