Kuzey İngiltere’nin kasvetini yaşayan bilir. Kışın günlerce gün ışığının pek uğramadığı, biraz sonbahardan, biraz ilkbahardan çala çala neredeyse altı aya uzadığı, yazın da on dakika bile olsa yağmurun şarlamadan geçmediği bir yerdir burası.
Burada yaşam da havaya benzer, en son kimbilir kaç yılında boyanmış yol çizgilerinden, iki adımda bir karşınıza çıkan talih avcısı bahis bürolarına, dükkanlardaki devren levhalarından, toplu konuta dönüştürülmüş eski görkemli fabrikalara kadar, o eski meşhur İngiliz dizisi “Yukarıdakiler, Aşağıdakiler”in alt katının havasını ciğerinize çekersiniz.
Londra medyası pek buraya uğramaz, uğrarsa da o işin altından hayır pek çıkmaz.
Fabrikaların kapısına kilit vurup tüm zenginliği piyasalara taşıyan eski İngiltere Başbakanı Thatcher’dan beri üç kuşak yoksulluğa mahkûm edilmiş, dünyanın altıncı büyük ekonomisinde çocuğunu okula aç yollayan buranın insanları pek umursamaz. Burası gazeteye çıkarsa, ancak uyuşturucu müptelası beyazlarla, göçmen çeteleriyle anılır.
Kırk yılın başı güneşi görünce, “aaa bu tepedeki sıcak, sarı şey de nedir?” diye soran Kuzey İngiltere’nin halkı, bu aralar sarı başka bir enerji topunun yörüngesine girmiş vaziyette.
35 yaşındaki sıhhi tesisatçı (artık sıva da yapıyor) Hannah Spencer, Manchester’ın dış bölgelerinden Gorton ve Denton’ın milletvekili olarak Britanya Parlamentosu’nda işbaşı yapıyor.
Spencer, neredeyse yüz yıldır bu bölgeden İşçi Partisi dışında bir partiden çıkan ilk milletvekili; aynı zamanda Yeşiller Partisi’nin de tarihinde Kuzey İngiltere’den çıkardığı ilk Avam Kamarası üyesi.
Spencer’ın %41 oyla milletvekili seçilmesini konuşacağız, ama hikâyeyi başa saralım.
Kuzey İngiltere’nin makûs talihi
Kuzey İngiltere’nin makûs talihinin (ya da tarihinin) 1980’lerde Thatcher’ın işçi sınıfına karşı açtığı savaş ve emek-sermaye çelişkisinin piyasalaşmayla iyice sermaye lehine bükülmesi olduğunu yukarıda söylemiştik.
Bunun üzerine, sendikalarla bağı iyice zayıflatılan İşçi Partisi’nin 1990’larda bir sınıf partisi olmaktan çıkıp sermaye destekli bir merkez partiye dönüştürülmesini, ekonomik hayatı tamamen Londra’ya daraltılan ülkenin siyasi hayatının da Britanya’da siyasetin merkezi anlamındaki Westminster etrafına konuşlanmış lobi grupları üzerinden dönmeye başlamasını ekleyelim.
Hatta 2008’deki küresel finansal krizin ardından, o dönemki Muhafazakâr Parti hükümetinin çöken finans kurumlarını kurtarmak için kamu bütçesini iğdiş etmesini, kamu hizmetine ayrılan kaynakların krizin müsebbibi CEO’lara prim olarak dağıtılmasını, iyice semiren finans elitinin merkez partileri bağışlarla kendilerine bağlamalarını ekleyelim.
Bitti mi, Kuzey İngiltere’nin çilesi biter mi, üzerine son kırk yıldır yalnızca onun desteklediği liderlerin başbakan olabildiği Avustralyalı medya devi Rupert Murdoch’ın yıllarca ince ince işlediği Brexit fikrinin, çılgın bir proje olmaktan çıkıp hayatın gerçeğine dönüşmesini, göçmenler üzerinden dönen reel ekonominin çöküşünün suçunun yine göçmenlere yüklenmesini, COVID zamanında kelimenin tam anlamıyla partileyen Eski Başbakanlardan Boris Johnson hükümetinin yandaşlarına dağıttığı kamu sağlığı ihalelerini ekleyelim.
14 yıldır iktidarda olan Muhafazakâr Parti’nin bittiği 2024 yılına gelindiğinde çoktan anlaşılmıştı da yerine ne geleceği pek net değildi. 2019 seçiminden sonra sol popülist Jeremy Corbyn’i devirerek İşçi Partisi lideri olan eski insan hakları avukatı ve savcı Keir Starmer, kokmaz bulaşmaz bürokrat portresiyle çok da iç açmıyordu, ama pek başka bir seçenek de yoktu.
Tabii, Trump’ın yakın dostu ve zaten adamız yeterince karanlık değilmiş gibi boylu boyunca üstüne düşen gölgesi, ciks okullardan çıkıp her nasılsa “halkın sesi”ne dönüşüvermiş, köpek ıslığı üstadı, aşırı sağcı Nigel Farage’ı saymazsak.
Starmer hükümeti sağa savrulunca
Yüzlerce yıldır zaten bir Muhazakârlara bir İşçi partisine oy vermiş İngiliz halkının pek de bir seçeneği yoktu özetle. Keir Starmer ve İşçi Partisi, bu koşullarda, Britanya’nın “çizgiyi ilk geçen vekilliği alır” sisteminde kerhen verilen %33.7 oyla, 650 sandalyenin 411’ini alarak rahatça iktidara geldi.
