Yıllar önce bir gün İlber Hoca’yla, Dolmabahçe Sarayı’nda uzun bir röportaj yaptık. Röportajın ardından Saray’dan beraberce çıkıp Beşiktaş’a doğru konuşa konuşa yürümeye koyulduk. Daha sekiz on adım atmamıştık ki, bizi gören bir çift yanımıza yaklaştı; Hoca’nın elini hararetle sıktılar, onu ne kadar sevdiğini söylediler. Sonra biri daha, biri daha… Konuştular, sarıldılar, fotoğraf çektirdiler, şakalaştılar, bir şeylerden yakındılar, anlattılar, soru sordular, tavsiye istediler, söz aldılar, imza aldılar, davet ettiler… Sevilen, ilgi duyulan, hayran olunan biriyle neler yapılabilirse her şeyi yaptılar. Konuşmamıza devam edemedik. Mümkün değildi zaten. Çünkü bir an bile yalnız kalmamıştık. On dakikalık mesafeyi ancak bir saatte aldık. İlber Hoca’nın toplumda nasıl bir karşılığını olduğunu elbette biliyordum ama o gün bunun gerçekte nasıl yaşandığını da gördüm. Hoca sokakta bir rock yıldızı gibi seviliyordu. Ama insanlar onun bir rock yıldızı değil; bir tarih profesörü, bir entelektüel olduğunun da elbette farkındaydı ve ona sadece sevgiyle değil müthiş bir saygıyla da davranıyorlardı.

İlber Ortaylı’yı kaybettik. Derin bir kayıp bu. Göç yollarında dünyaya gelip, memlekete kök salmış bir çınar devrildi. Bilgiye sonsuz hürmet besleyen, iyi bir eğitimin haricinde kendini de yetiştirmiş müthiş donanımlı bir bilim insanı; memleketin dertleriyle dertlenen bir kamu aydını; sanatın ve hayatın her alanına meraklı bir entelektüel artık aramızda değil. Bıraktığı eserlerle, yetiştirdiği insanlarla şüphesiz yaşayacak ama böylesi renkli, böylesi canlı, bazen tartışmalar da yaratan, tepki de çeken çok önemli toplumsal bir figürün eksikliğini hep hissedeceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çok önemli bilim insanları yetişti ama ben insanlarla bu denli haşır neşir, bu kadar popüler bir başka akademik figür olduğunu zannetmiyorum. İlber Ortaylı, milyonların İlber Hoca’sıydı. Nadir bir terkipti. Renkli, eksantrik kişiliği, müthiş zekâsı ve hafızası, olumlu anlamdaki ‘cins’liği onu hem mesleki kariyerinde hem de insanların gözünde hep farklı bir yere koydu.

Hem Osmanlı efendisi hem Atatürk devrimlerinin muhafızı

Topkapı Sarayı’ndaki müdürlüğü ve tarihçi kimliği onu bir Osmanlı efendisi gibi gösteriyordu; bu resim de ona yakışıyordu. Ama Ortaylı, Cumhuriyet’in, Atatürk devrimlerinin muhafızıydı. İnsanlar onun bu iki halini de sevdi ve benimsedi; geçmişi de bugünü de ondan dinlediler. Bugün sosyal medyada, sokakta ve hatta aile arasında onu anan insanlara kulak kabartırsanız, çoklarının, “Ailemizden birini kaybetmiş gibi hissediyoruz” dediğini de duyarsınız. Tesadüfi bir durum değil bu.