Bir film, bir insanda nasıl bir iz bırakabilir? Oscar ödüllü Chloé Zhao’nun yönettiği Hamnet’i izledikten sonraki günlerce aklımda dönüp duran soru tam olarak buydu. Elbette beni ağlatan ne ilk ne de son filmdi bu. Ancak sosyal medyadaki ya da çevremdeki insanların yorumlarını da hesaba katarsam, filmin kollektif bir iz bıraktığını rahatlıkla söyleyebilirim. 

Maggie O’Farrell’ın aynı isimli romanından uyarlanan Hamnet, kederi ve onunla baş etme şekillerini merkeze alıyor. Jessie Buckley’in harikalar yarattığı Agnes ve Paul Mescal’in can verdiği Will’in acıya karşı gösterdiği refleks, izleyicinin ruhunda önce bir yara açıyor, sonra da şefkatle o yaranın kabuk bağlamasına yardımcı oluyor. Fakat bu yaranın izini uzunca bir süre üzerimizde taşıyacakmışız gibi duruyor.

Olmak ya da olmamak… Gerçekten de bütün mesele bu mu?

Shakespeare’in en büyük eserlerinden Hamlet, “Olmak ya da olmamak…” sorgulamasıyla, yüzyıllardır insanlığın zihnini kurcalıyor. Sık sık onun kalemindeki dehayı, oyunlarını ve kelimelerini konuşuyor, cümlelerinin alt metnindeki anlamı keşfetmeye uğraşıyoruz. Fakat o kelimelerin arasındaki eslerde, satır aralarındaki sessizliklerde de bir şeyler saklanıyor aslında. Maggie O’Farrell’in 2020’de yayımladığı romandan çok etkilenen Zhao da kamerasını 16. yüzyılın Stratford’una çeviriyor ve küçük evlerinin arasındaki çamurlu yollarda o sessizliğin peşine düşüyor.