Değişen jeopolitik ortam, Avrupa’nın orta yerinde Rusya-Ukrayna Savaşı, ABD ve AB’nin adeta boşanması, Trump’ın Venezuela hamlesi ve Grönland’a göz dikmesi, AB ülkelerinin yeniden silahlanma, savunma harcamalarını artırması…
Bildiğimiz uluslararası sistem alt üst oluyor. Hal böyleyken Türkiye-Avrupa Birliği cephesindeyse bir yanda “AB’nin Avrupa’nın en büyük üçüncü ordusuna sahip Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye jeopolitik açıdan vazgeçilmez” görüşü ve kapıların sonuna kadar açılacağı yaklaşımı hakim.
Diğer taraftaysa AB açısından durumun tam da böyle olmadığı, Türkiye gerekli adımları atmadıkça ilişkilerde somut ilerleme olmayacağı görüşü egemen.
Tam bu sırada 27 Ocak’ta Avrupa Birliği ile Hindistan arasında Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalandı. Dünya ticaretinin yaklaşık beşte birini, dünya nüfusunun ise dörtte birini kapsayan bu anlaşmanın Türkiye’yi nasıl etkileyeceği konuşuldu, Türkiye’nin yıllardır güncellenmesini beklediği gümrük birliğinden vazgeçerek serbest ticaret anlaşması imzalamasının daha iyi olacağı fikri öne sürüldü.
Peki, ne olmalı? AB’de Türkiye’ye bakış tam olarak ne? AB ve Türkiye’nin uzlaşabileceği senaryo ne?
Tüm bu soruları, Türkiye’nin AB ile yolunu, olasılıkları, yapılması gerekenleri ve dünyanın gidişatını bu konuları son derece rasyonel bir şekilde değerlendiren eski bir diplomat, Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi’nin (EDAM) kurucularından ve halen direktörü Sinan Ülgen ile konuştuk.
Özellikle son dönemlerde uluslararası politika çok şaşırtıcı olaylara sahne oluyor. “Uluslararası sistem yıkılıyor, düzen değişiyor” yorumları her yerde. Sanki zaman hızlandı. Baş döndüren bu halleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ernest Hemingway’'e bir gün sormuşlar “Nasıl iflas ettin?” diye, o da “Önce yavaş yavaş sonra aniden” demiş. Uluslararası sistem bakımından da yaşadığımız kısmen bununla benzerlik taşıyor. Uluslararası sistemde, güvenlik, ekonomi ve daha birçok bağlamda çok taraflı kurallar itibariyle oluşmuş bir statüko vardı. Şimdi bu statükonun çözüldüğünü görüyoruz. İçinden geçtiğimiz bu süreç de öncekine oranla çok daha hızlı dinamikleri beraberinde getiriyor.
Şimdi kuralların geri dönülemez şekilde esnetildiği, bozulduğu bir dönemdeyiz, dolayısıyla bu statükonun yerini önümüzdeki dönemde başka bir statüko alacak. Ama o zamana kadar geçen sürede çok daha hızlı bir dönüşümü görüyoruz. Bu güvenlik paradigmasında da, ekonomi paradigmasında da öyle… Örneğin Trump'ın gidip Grönland'a yönelik sözleri, politikası tamamen buna işaret ediyor.
Tarihin çok daha hızlı aktığı bir döneme girdik. Ama bu hep böyle olacak değil. Bu, ara dönemlerin bir özelliği. Ama bu ne kadar uzun sürecek onu da bilemeyiz.
Yaşadığımız bu sürece dair farklı yorumlar var. Bir kesime göre kapitalizmin sürdürülemeyeceği çok belliydi ve artık o sistem daha paylaşımlı, daha adil bir modele dönüşmek zorunda. Çok daha dengesiz, adaletsiz ve tehlikeli bir sürece gidildiğini düşünenler de var. Siz kaygılı mısınız bu gidişattan?
Evet, kaygılıyım. Çünkü sonuç itibariyle kurallar güçlünün gücünü kontrol etmek için vardı. Şu andaki gidişat Amerika, Çin gibi dünyada hakim güce sahip siyasi, askerî, ekonomik güç odaklarının kuralları tanımamazlık etmeleri ve kendilerini kuralların üzerinde görmeleri ve gücün başlı başına bir kural haline gelmesi yönünde… Böyle bir döneme girdik ve bu beni endişelendiriyor.