“Kapıyı çaldık, kapı açılır açılmaz içeriye girdik, hepsini yere yatırdık, ne yapacağımız konusunda talimat almak için Abdullah’a birini gönderdik. Abdullah eter ve pamuk göndermiş, ‘Hepsini teker teker bayıltıp öldürelim’ demiş. Dışarıya çıkıp arabada bekleyen Abdullah’la konuştum: ‘Evde öldürmek zor olacak, ikişer ikişer götürüp öldürelim’ dedim, ‘Olur’ dedi. İki kişiyi büyük reisin arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük, müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına ateş ettik, geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘Tek tek boğalım bunları’ dedi. Bir tanesini zorla boğdum, diğer dördünü bu şekilde öldürmek zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim, sonra da sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermilerin hepsini boşalttım, silahı da götürüp Abdullah’a verdim.”
Bu kan donduran sözler, 1978 yılının 8 Ekim gecesinde yaşanan Bahçelievler Katliamı’nın faillerinden Haluk Kırcı’nın Sıkıyönetim Mahkemesi’nde verdiği ifadeden alındı.
Katliam, 12 Eylül öncesinde işlenen siyasi cinayetlerin belki de en vahşisiydi.
Ülkücü Gençlik Derneği bağlantılı silahlı bir grup, Türkiye İşçi Partisi üyesi gençlerin yaşadığı bir evi basmış; yedi genç, Kırcı’nın ifadesinde anlattığı şekilde öldürülmüştü.
Katliamı bir arabanın içinde yöneten ve Kırcı’nın ifadesinde “Abdullah” olarak adı geçen kişi ise o olaydan 18 yıl sonra, bu kez içinde bir milletvekili ve bir emniyet müdürünün olduğu bir başka arabada ölecekti.
70’lerin karanlık ismi 1990’larda ortaya çıktı
Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996 günü meydana gelen bir trafik kazası, özellikle 90’larda çokça konuşulan ancak kanıtlanamayan derin devlet ilişkilerini gün yüzüne çıkarmıştı.
Bir kamyonun çarptığı lüks araçta milletvekili Sedat Bucak, eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay kimliğini taşıyan bir şahıs ve manken Gonca Us vardı. Kocadağ, Özbay ve Us kazada ölürken Bucak yaralı kurtuldu.
Bucak’ın milletvekili olması dolayısıyla kazaya medyanın ilgisi yoğundu. Ancak birkaç saat sonra görüldü ki asıl haber Sedat Bucak’ın kaza yapmasında değil, Mehmet Özbay’ın gerçek kimliğinde saklıydı. Mehmet Özbay sanılan kişi, Bahçelievler Katliamı’nın azmettiricisi, Interpol tarafından çeşitli suçlardan aranan Abdullah Çatlı’dan başkası değildi.
Devlet-siyaset-mafya bir aradaydı.
1990’lı yıllarda, organize suç örgütü liderlerinin devlet ve siyasetle açıkça ilişki kurması, yan yana fotoğraf vermeleri ya da siyasetçilerin mafya liderlerinin salıverilmesi için açıklama yapmaları pek normal karşılanmıyordu. Susurluk’ta ortaya çıkan tablo tek kelimeyle skandaldı. Abdullah Çatlı da aylarca hatta yıllarca manşetlerden düşmeyen bu skandalın baş aktörüydü. 1980 öncesi dönemin karanlık ismi, 1990’larda bir kez daha gündeme gelmiş, herkes aynı soruyu sorar olmuştu: Kim bu Çatlı?
21 yaşında, Ülkü Ocakları’nın başında
Türk organize suç örgütü lideri, mafya lideri, derin devlet ajanı, kontrgerilla mensubu…
Wikipedia’daki Abdullah Çatlı maddesinin ilk cümlesinde bu sıfatlar kullanılıyor. Derin (!) faaliyetlerini biraz deşince ise Çatlı’yı anlatmak için daha fazla sıfata gerek duyuluyor.
Türkiye’nin yakın tarihinin en karanlık simalarından biri olan Çatlı, 1956 Nevşehir doğumlu.
Türkiye’de o yıllarda doğmuş herkes gibi Çatlı’nın da gençlik dönemi, sağ-sol kavgasının kanlı yıllarına denk gelmişti. Henüz 20’li yaşlarının başında MHP’nin gençlik tabanı içinde sivrilmiş, 21 yaşında Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı, 22’sinde Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olmuştu.
Devletin resmi kayıtlarına giren ilk suçlarını da yine aynı yıllarda işledi.
Susurluk Skandalı’nın ortaya çıkmasından hemen sonra CHP Konya Milletvekili Nezir Büyükcengiz’in verdiği soru önergesini yanıtlayan dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener, Çatlı’nın kabarık sicilini anlatmaya şöyle başlıyordu:
“Abdullah Çatlı hakkında, 27.2.1977 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünce 6136 Sayılı Kanun’a muhalefet, polise ateş etmek ve suç aleti tabancayı saklamak suçundan işlem yapıldığı…”