Yazarın ne anlattığından çok nasıl anlattığına bakan bir okur oldum sanırım. Bunca yıllık okurluk kariyerimde, geldiğim noktada böyle bir kanaat edindim. İstisnalar vardır, finaliyle aklımı alan, hikayesiyle zihnime kazınmış kitaplar olmamış mıdır hiç, olmuştur muhakkak ama bir kitabın içine girer girmez, daha birinci sayfadan, ilk aradığım şey güçlü bir yazar dili, mahir bir hikaye anlatıcılığı. Kitabın konusu, ne anlattığı, neyi merkeze aldığı sonra geliyor benim için. Bu yüzden yazarın beni hikayenin içinde tutması, bir okur olarak aklımı ve gönlümü çelmesi için beni olaylar zinciriyle şaşırtmasını beklemiyorum hiç.
“Sonunda acaba ne olacak?” sorusu benim okur sorularımdan biri değil. Yol nereye gidiyor? Bu sorunun cevabından daha çok, o yolu nasıl gittiğimiz bende asıl etkiyi bırakan şey. Yani yazarın söz konusu hikayeyi anlatırken dili nasıl kullandığı; anları, karakterlerin ruh durumunu, ortamın duygusunu aktarmak üzere kelimelerden nasıl istifade ettiği, metaforları nasıl inşa ettiği… Bunlardan nasıl bir atmosfer yarattığı ve o atmosferi ilk kelimeden son kelimeye varasıya nasıl koruduğu… Çünkü bence bize kusursuz bir okurluk deneyimi sunacak en birinci şey, yazarın dil marifetiyle kurduğu atmosfer ve o atmosferin okurun üzerine bir şemsiye gibi kapanarak onu kitap süresince belli bir duyguda tutması. Edebiyatın sihri sanırım buradan alıyor gücünü. Yazarın kelimeler vasıtasıyla bize yaptığı asıl iz bırakan.
Bu hafta, finalinde biraz gözyaşı dökerek -epeydir başıma gelmiyordu böyle bir şey- bitirdiğim bir kitabın arkasından yine bu düşüncelerdeyim. Yusuf Atılgan’ın “sinemadan çıkmış insan” dediği insanın başka bir versiyonu: Bir kitabın son cümlesini okuyup kapağını kapatmış insan. Okuduğu kitap ona bir şeyler yapmış. Bana bu defa bunu yapan Judith Hermann’ın romanı Bütün Aşkların Başlangıcı. Kısa anlatının ustası olarak adını duyurmuş Hermann’ın bu ilk romanındaki anlatıcı diline, onun İlknur Özdemir çevirisiyle Türkçedeki yansımasına hayran kaldım. Epeydir bunca soğukkanlı, bunca ölçülü, sade, sessiz, zarif ama bir o kadar huzursuz ve gerilimli bir şey okumamıştım.
Bütün Aşkların Başlangıcı bir aşk romanı değil. Romanın “aşk” ile alakası elbette var ama onu ters yüz eden bir yerden bu alaka. Roman aşkı yüceltmiyor, onu sorguluyor, didik didik ediyor. Sınır, rıza, karşılıklılık, sahiplenme, sadakat, güven… Aşkın alanına giren ne kadar hal varsa hepsi ortaya dökülüyor. Hermann bu kitapta aşkı anlatmıyor, onun uçlarında -belki de kenarlarında demeliyim- geziniyor. Ya da belki şöyle demeli: Kitapta, kitapta olmayan bir aşkı anlatıyor Hermann. Yine de bu romana dair bir tanım yapmam gerekirse, minimal yapısına rağmen müthiş derinlikleri olan, tedirgin bir psikolojik roman diyebilirim onun için.
Bir yabancının varlığıyla sarsılan alışıldık düzen
Bütün Aşkların Başlangıcı en özet haliyle küçük kızlarıyla birlikte banliyöde yaşayan Jason ve Stella’nın tekdüze, sakin ve görece mutlu hayatlarının, evin kapısında beliren bir yabancının varlığıyla nasıl sarsıldığını anlatıyor. Dramatik çatışmalar içermeyen, kendi halinde, güvenli ama mesafeli ve tutkusuz bir evlilik hayatının kapısına dayanan tehditkâr bir takıntıyı temsil ediyor bu yabancı. Onun beklenmedik varlığı evin -en çok Stella’nın- bütün ezberini bozuyor.
